Kürk Mantolu Madonna ve İçimizdeki Şeytan'ı okuduktan ve bu kitaplardan sonra bende Sabahattin Ali hayranlığı ortaya çıktıktan sonra, nihayet Kuyucaklı Yusuf ile devam ettim.
"Yazarın en iyi romanı" olduğunu neredeyse tüm arkadaşlarımdan duymuştum. Kendi adıma, en iyi romanının hala "İçimizdeki Şeytan" olduğunu düşünüyorum :) Ama Kuyucaklı Yusuf, gerçekten bence Türk Edebiyatında önemli bir köşe taşı.
Sabahattin Ali'nin hayatını bayağı bir araştırıp şiirleriyle meşgul olduktan sonra başlamıştım okumaya. Bu yüzden hislerime dayanarak söylüyorum ki, bence Kuyucaklı Yusuf büyük miktarda Sabahattin Ali. Yani onun hisleri, onun düşünceleri ve onun kızgınlıklarını okuyoruz.
Kitap boyunca kah öfkeden dişlerimi sıktım, kah hüzünle gözyaşlarımı akıttım. Ama mutlu olduğum bir kısım olmaz mı ya rabbi, çok üzüldüm her sayfasında :) Birkaç heyecanlandıran yer dışında maalesef hiç tebessüm edemedim. Ama bu iyi bir şey sanırım, yazarın vermek istediği mesajlar ve duygu yoğunluğu beni bir süre çevreden ayrı tutacak, rüyalarımda yer edecek çünkü :)
Oldukça çarpıcı bir biçimde başlıyor roman:
"1903 senesi sonbaharında ve yağmurlu bir gecede Aydın'ın Nazilli kazasına yakın Kuyucak köyünü eşkıyalar bastılar ve bir ları kocayı öldürdüler."
Bu girişten sonra, içimde kuşku yoktu ya, dedim: İşte beni günlerce tesiri altına alacak başka bir kitaba başladım.
Taşranın ağalık sistemine ve bu yörelerdeki zorbalığa keskin bir eleştiriyle değinmiş yazar.
Bu kitap, bana yalnızlığın ne kadar güvenli; insanların ise ne denli korkutucu derecede güvensiz olduğunu hatırlattı. Yaşadığı toplumun vicdansızlığına ve karaktersizliğine ayak uyduramayan zavallı bir delikanlının hislerini, üzüntülerini ve davranışlarını okurken bizzat kendim yaşadım. Ve şunu fark ettim: Yusuf, yaşadığı bu elim olayların