"Doğrusu, bizler bugün canlılığın nerede bulunduğunu, ne olduğunu, nasıl adlandırıldığını bile bilmiyoruz. Elimizden kitaplarımızı alsanız bir anda ne yapacağımızı şaşırır kalırız; ne yapacağımızı, kime sığınacağımızı, neye tutunacağımızı, neyi seveceğimizi, neden nefret edeceğimizi, neye saygı duyacağımızı, neyi aşağılayacağımızı bilemeyiz. İnsan olmak, gerçek insan, etiyle kemiğiyle insan olmak bile ağır gelir bize. Utanırız bundan, insan olmayı yüz karası sayarız, benzeri olmayan toplumsal birtakım insanlar olmak için çabalarız. Ölü doğmuş insanlarız biz ve uzun zamandır canlı babaların çocukları değiliz, giderek daha çok hoşlanıyoruz böyle doğmuş olmaktan. Zevk duyuyoruz bundan. Çok yakın bir gelecekte bir şekilde düşüncelerden doğmanın yolunu bulacağız.”
Bu umudun bir yüzü martılarsa, öteki yüzü serçeler... Bir yanı bağbozumu bir yanı yaprak dökümü... Önü değişim, arkası yakın tarih... Sağ yanı 'RENK' sol yanı 'AHENK'.
Ah benim cancağızım! Pek çok şey anlattık. Hangi birinden hangi hissenin çıkacağını sizin kalbinize emanet edeyim. Ama en son söylediğimden mülhem aklımızda bir tek şey kalsa Giydiğimiz kıyafet, bulunduğumuz ortam, görüştüğümüz insanlar, dudağımızdan dökülen söz...her biri bizim kimliğimizden haber verir. O zaman ya inandığımız değerin, sarf ettiğimiz kelamın, bulunduğumuz muhitin, okuduğumuz kitabın, giydiğimiz kıyafetin adamı olalım ya da neyin adamıysak onun sözü olsun dudağımızda, onun kıyafeti olsun üstümüzde, gittiğimiz geldiğimiz yer orası olsun. Böyle olursa temsil derdine düştüğümüz değere faydamız olmazsa bile hiç olmazsa zararımız dokunmaz. Bu da büyük bir faydadır.