"Kabus görüyorum."
"Siz mi? Kabus mu?"
"Hiç insan olmadığını görüyorum, hepsi ölmüş. Yeryüzü bembeyaz. Gökte hala ay var ve ay bembeyaz bir dünyayı aydınlatıyor. Ben tek başımayım, fareyle birlikte."
"Hangi fare?"
"Lanetli küçük fare. Hiç insan olmayacak ve o sonsuzluğun içinde dönmeye devam edecek. Onu buna ben mahkum ettim. En büyük cinayetim bu."
"O fare bunu bilmiyor."
"Doğru. Bilmiyor ve dönüp duruyor. Ve bir gün yeryüzünde ondan ve benden başka kimse olmayacak."
"Ben de toprağın altında olacağım."
Ben yaşamımı riske atamazdım. Onlar gibi gülümseyemezdim, benim gözlerimden asla yaş akmazdı, kalbim yanıp tutuşmuyordu. Hiçbir yerin insanıydım, geçmişsiz, geleceksiz, şimdiki zamansız. Hiçbir şey istemiyordum; ben hiç kimseydim.
Catherine ölmüştü, Antoine, Beatrice, Carlier ölmüştü, bütün sevdiklerim ölmüştü ve ben yaşamaya devam etmiştim. Oradaydım, yüzyıllardan beri aynıydım. Kalbim bir an merhametle, isyanla, üzüntüyle çarpabilirdi; ama unutuyordum. Parmaklarımı toprağa daldırdım, umutsuzlukla, "İstemiyorum," dedim. Ölümlü biri yoluna devam etmeyi reddedebilirdi, bu isyanı sonsuzlaştırabilirdi: Kendini öldürebilirdi. Ama ben, ilgisizliğe ve unutmaya doğru beni çeken yaşamın kölesiydim. Direnmek nafileydi.