" Gerçek ağaç değildi bunlar, asmaydı. Sen sormadan anlatayım bari:
Asmalar, üzüm ağaçlarıdır. Sarmaşık gibi tırmanan bir çeşit büyük bağdır bunlar. Bağbozumu zamanı çok güzel olurlar
(nasıl
"Bana gelip, "Seni seviyorum" demesini isterdim. Ama bu gerçekleşmeyecek kadar çılgınca bi hayalse...
Eğer öyleyse başka ne bekleyebilirdim ki? Ne istediğimi nasıl bilebilirdim? Çaresiz ve umutsuzdum; bildiğim tek şey vardı: Ömrüm boyunca onun yanı başında olmak, saçtığı ışıkla aydınlanmak istiyordum. Başka bir şey bildiğim yoktu. Onu bırakıp da nasıl giderdim?"
"Gidiyorsunuz. Sizi götürüyorlar. Sizi götüreceklerine göğsümden kalbimi çekip çıkarsalar daha iyiydi! Bunu nasıl yapabildiniz? Hem ağlıyorsunuz hem gidiyorsunuz!
Benim için üzülüyorsunuz, beni seviyorsunuz. Artık kimlerle olacaksınız, Zamanınızı kimlerle geçireceksiniz? Gittiğiniz yerde küçük kalbiniz hasta olacak, buz kesecek. Acılarla kuruyacak, hüzün kalbinizi parça parça edecek. Oralarda ölürsünüz, sizi ıslak toprağa gömerler. Arkanızdan gözyaşı dökecek kimseniz olmaz!
Neden böyle bir şey yaptınız? Böyle bir adım atmaya nasıl karar verdiniz? Ne yaptınız? Kendinize ne yaptınız?"
"Bana istenecek bir şey söyle, uğruna can verilecek bir şey söyle, hemen dört elle sarılayım..."
Nihat güldü:
"Gördün mü? Derhal sapıtıyorsun. Hayatta hiçbir şey, uğruna ölmek için istenmez. Her şey yaşamamız için olmalıdır. Hatta biraz ileri gideyim, kendi yaşamımız için... Sen kafanın içindeki yokluğa o kadar saplanmışsın ki, derhal uğruna can feda edecek bir şey arayarak ikinci bir yokluğa dalmak istiyorsun! Yaşamak, herkesten daha iyi, herkesten daha üstün yaşamak, insanlara hâkim olarak, kuvvetli, belki de biraz zalim olarak yaşamak."