Belçika edebiyatının yasaklı ve sarsıcı sesi Roger Van De Velde ile tanışmak, benim için ilginç bir okuma deneyimi ve keşfi oldu. Cezaevinin akıl hastaları koğuşundan, yazarın yazma yasağına rağmen dışarı sızdırılan bu öyküler; sistemin "normallik" iddiasına indirilmiş en sert felsefi balyozlardan biri olsa gerek.
Kitap bizi Shakespeare’in Macbeth eserinin o meşhur alıntısıyla karşılıyor:
"HAYAT BUDALANIN TEKİNİN ANLATTIĞI BİR MASALDIR."
Hastanede veya hapishanede uygulanan o soğuk kurallar, prosedürler ve "iyileştirme" iddiaları, aslında bir "budalanın anlattığı masal" kadar tutarsızdır.
Macbeth alıntısının devamı şöyledir: "Gürültü ve patırtıyla dolu, hiçbir anlamı olmayan bir masal."
Kitabın adındaki o "çatırdama", tam da Macbeth’in bahsettiği o "gürültü"nün zihindeki karşılığıdır. Zihninin artık düşünceleri ve acıyı taşıyamadığı o kırılma anını temsil eder.
Toplum, "arıza yapanları" iyileştirmek yerine onları susturmayı ve görünmez kılmayı seçerken; Roger, bu görünmezlerin sesini açmış bize...
Kafatasları çatırdar, insanlar acıdan haykırır, sistem tıkır tıkır (ama amaçsızca) işler; fakat sonuçta tüm bu gürültünün sonunda koskoca bir "anlamsızlık" vardır. Roger, o kurumuş gözyaşlarıyla bu anlamsızlığın en ön safındaki izleyicisidir.
Etkilendiğim "Felsefe Dersi" öyküsünü önceki postta paylaşmıştım. Ancak beni en çok etkileyen Roger Van De Velde'nin de sesini duyduğum "Bir Sorunun Cevabı" öyküsü oldu.
Yeni gelen bir yabancıya burası hapishane değil hastane der. Çıkabileceği umudunu ekerek. Kendisi bu yalana inanmasa da...
Çarpıcı diyalogları sonunda Roger’ın son yorumu tüm duygularını, yaşanmışlıklarını yüksek bir çatırtıyla duyurur.
"Ben de ona cesaretlendirici şekilde gülümsedim; bir an kendimi o kadar kötü hissettim ki hıçkırıklara boğulacaktım. Ama
Steinbeck'in o meşhur finali... Bu adamın, unuttuğumuz en insani hücrelerimize, en kuytu duygularımıza dokunmasına bayılıyorum... Son satırlar bittiğinde gerçekten insanın göğüs kafesine koca bir taş oturuyor.
Kitabın ortalarında Candy ve köpeği arasındaki o sarsıcı sahne; George’un "birini sevmenin en ağır bedelini" öğrendiği anmış meğer... Candy, köpeğinin başkasının eliyle, soğuk bir tüfekle vurulmasına izin verdiği için o kadar büyük bir pişmanlık yaşıyordu ki; George o sahnede aslında kendi geleceğine, Lennie ile olan kaderine bakıyordu. (Biz de kitabın finaline...)
O son bölümde zihnimde sayfalar öncesinden Candy’nin çaresiz sesi yankılanıyordu:
"Onu ben vurmalıydım George..."
Vakit geldiğinde George, Candy’nin düştüğü o hataya düşmedi. Dünyanın en trajik muhakemesini yaptı o an. Lennie’nin vahşi bir kalabalığın ortasında, canı yanarken
"George nerede? Beni neden kurtarmıyor?" diye çaresizce etrafa bakmasını göze alamadı. Onca yıllık sarsılmaz güvenin, bir yabancının namlusunda "hiç" olmasına izin vermedi.
Lennie'yi en güvende hissettiği yerde; George’un sesinde, o meşhur "tavşanları besleme" rüyasının tam kalbinde uğurladı.
Bu bir cinayet değil, George için dünyanın en trajik merhamet sahnesiydi.
George o tetiği çektiğinde sadece Lennie’yi değil, kendi yaşama sevincini ve o meşhur "biz" olma halini de o nehir kıyısına gömdü. Ve artık o da herkes gibi, o soğuk "yalnızlık hücresine" hapsoldu...
Peki siz; birini sonuna kadar korumak, gerektiğinde onu acıdan kurtarmak için bu kadar ağır bir bedeli ödemeyi göze alır mısınız? Candy mi haklıydı, yoksa George mu daha cesurdu?
ÇÜNKÜ BAZEN SEVMEK; BİRİNİ HAYAL KIRIKLIĞINA UĞRATMAMAK İÇİN KENDİ KALBİNİN ÖMÜR BOYU KIRIK KALMASINI GÖZE ALMAKTIR.
Çavdar Tarlasındaki
Günlerdir Murathan Mungan'ın Lal Masallar kitabi ile hemhal olmaktayım.
(Nasıl zamansız bir yazarsın?..)
Kitap üç masaldan oluşuyor. İkinci masalı Billur Köşk'de, Dağın, Selvihan ve Muradhan'ın mümkünsüz aşk hikayesinin ovalardan doruklara semahını izledim.
"Anlatsam inanmazlar oğul, masal derler..."
diye başlıyor Mungan hikayesine...
İNANDIM.
Billur Köşk, sadece bir hikaye değil; yalnızlığın ve trajik bir aşkın ilmik ilmik işlendiği bir gergef gibi.
Bu masalı okurken Billur Köşk o ulu, hasmetli, lâl olmuş yalnızlığı ile gözümde; Ağrı Dağı'nı canlandırdı...
Eğer bu dağ için bir destan yazılacaksa,
o destana imzasını ancak Murathan Mungan atabilir.
Yazar, kelimeleriyle o yüce dağın eteklerine, düğün şerbetinin ağuya, raksın ise ölüme dönüştüğü o Billur Köşk; cereni Selvihan ve kış gölü Muradhan'ı ölümsüzleştirdiği o vakur dağ, aynı zamanda onların dilsiz vedasını mühürleyen bir abide gibi gözümde büyüdü, anlam kazandı, yüceleşti.
Dağ, bir hikayeyi tek başına anlatabilir mi ?
Anlatır...
"masalı ise bin kişi dinler, bir kişi anlar."
"Billur Köşk destana karıştı, söylenceye karıştı.
Ölümden düğün yapan Billur Köşk kalmadı geriye. Ağusu kaldı, o da lal rengi bir masaldı. Buna sebep kimse bilmezdi bu masalı, kimse bilmedi bu masalı.
Destanın tarihinde gizli bir ırmak gibi aktı.
Gün geldi biri bildi, o da tuttu adını verdi."
Çavdar Tarlasındaki Karahindiba:
Ivan Turgenev ile ilk tanışmam, İlk Aşk ile oldu ve gerçekten çok memnun oldum. Bazı diyalog ve sahneleri eksik bırakarak okuru, gözlemci ve yorumcuya dönüştüren tarzına; metafor ve ironideki o sessiz ustalığına bayıldım. Kitabı okurken kendimi tam anlamıyla bir “şifre çözücü” gibi hissettim ;)
Hikâyemiz, romantik bir aşk anlatısı değil; tam anlamıyla “ilk aşk deneyimlerimiz, aşkı nasıl tanımladığımızı belirler” dersi.
(SPOILER İÇERİR!)
Vladimir, Zinaida’yı ilk gördüğünde elindeki çiçeklerle etrafına toplanan genç erkeklerin alınlarına vurarak eğlendiğini izler. Bu sadece flörtöz bir oyun değil, aynı zamanda bir güç gösterisidir. Vladimir ise bu oyunu izlerken içten içe teslim olan taraftır. Onun için Zinaida’nın parmaklarının alnına değmesi bile bir lütuf gibidir.
Zinaida ise bu oyunun kurucusudur.
“Yukarıdan baktığım birilerini sevmem mümkün değil. Bana boyun eğdirecek biri lazım...” diyen Zinaida, aşkta kendisini yönetecek birini, gücü ve hâkimiyeti arar.
Ve sahneye hikâyenin en sessiz, en kapalı ama en güçlü figürü girer: Vladimir’in babası. Sadece insanlara değil, kimsenin binemediği ata bile hükmeden biri. Onun varlığı bile başlı başına kontrol ve sarsılmazlık metaforu...
Ama tam da buradaTurgenyev’in ustalığı devreye girer. Çünkü anlatıcı Vladimir olsa da, alt metinde aslında babanın hikâyesini okuruz.
Zinaida’nın aşık olduğu kişinin baba olduğunu öğrendiğimiz an, hikâyenin kırılma noktasıdır.
Penceredeki Zinaida ve babasını uzaktan izleyen Vladimir gibi biz de sadece izleriz; diyalogları duymayız. Zinaida’nın boyun eğişini, babanın kamçısının kızın koluna inişini ve ardından dayanamayarak onun yanına çıkışını…
Vladimir o anda şu sonuca varır:
“İşte aşk bu! Seviyorsan katlanırsın.”
Ve o kamçı sahnesi…
Bence kitabın en güçlü metaforu hatta hikayenin
Tam bir hayal kırıklığı!
Rainer Maria Rilke söz konusu olunca beklenti de haliyle yüksek oluyor.
İyi ki Rilke ile tanışmam bu eseri ile olmamış yoksa kendisiyle tanışıklığımızı orada bırakırdım.
Neden?..
Çünkü insanın içinde doğmasını bekleyen bir atmosferin içine sokuyor ama düşünce hafif, yüzeyde kalıyor.
İmgeleri katmanlı değil; derinlere inen bir izin peşine düşürmüyor.
Çarpmayınca yankısı da olmuyor.
Nasıl okursam okuyayım olmadı…
Sanki Rilke değil...
Duino Ağıtları'nda geçen:
"ölümü bile var olmasının bahanesiydi sadece: nihai doğumu."
Dizesinin tek başına verdiği etkiyi vermedi Advent'in tamamı.
"Çiçek aç, çiçek aç, çiçekli ağaç, yakında olur meyveler olgun.
Çiçek aç, çiçek aç, çiçekli ağaç.
Özlemimin en güzel düşünü aç,
öğret bana ona olayım tutkun."
(Yine de açamıyordu! )
AdventRainer Maria Rilkeinstagram.com/p/DVyaAkoDDW7/?... ️