Quintessentia

Quintessentia
@Dedalus_
Özüne yaklaştıkça manzara değil, uçurum büyür. Modifiye edilmiş benliğinden memnunsan, dön geri; sana göre değil burası...
Tanrı'nın inayetini kaybetme hikayesi, 'bulduğun-yerde-ye' avcı-toplayıcı hayatından, tarımcının zorlu hayatına travmatik geçişe anlatısal bir yapı sağlar. Çiftçiler ezelden beri, artık yasak olan meyveyi buldukları yerde elleriyle yiyen atalarının aksine böceklerle, kemirgenlerle, hava durumuyla ve gönülsüz toprakla uğraşarak ekmeklerini alın terleriyle kazanmak zorunda kalmışlardı. Toplayıcıların Avrupalılarla karşılaştıklarında tarım öğrenmeye gösterdikleri isteksizliğe şaşmamalı. Toplayıcılardan birinin dediği gibi: 'Dünyada bu kadar çok mongongo fıstığı var iken niçin ekelim ki?'
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Cinselliğin haz dolu, kuralsız ve komünal yapısının "utanç ve günah" kaynağına dönüştürülmesi; tarım toplumunun mülkiyet, veraset ve iş gücü ihtiyacını güvenceye almak adına insan bedenini ehlileştirmek için uydurduğu sosyo-politik bir lanet mekanizması mıdır?

Quintessentia

@Dedalus_
·
Doğanın sunduğu bereketi bedelsizce paylaşan avcı-toplayıcı insan, tarıma geçişle birlikte "alın teriyle ekmek kazanma" meşakkatine ve mülkiyeti koruma stresine mahkum olmuştur. En dramatik kırılma ise cinsellik alanında yaşanmıştır: Önceleri suçluluktan muaf, sosyal bağ kurma ve haz odaklı olan hiperseksüel primat cinselliği; tarımın yükselişiyle birlikte utanç, günah, aşağılanma ve üreme odaklı bir denetim mekanizmasına dönüşmüştür. "İlk Günah" miti, aslında insanlığın avcı-toplayıcı özgürlüğünü devredip çiftçiliğin ve ataerkil cinsel mülkiyetin lanetli dünyasına adım atmasının kolektif suçluluk duygusuyla rasyonalize edilme çabasıdır.
Doğanın sunduğu bereketi bedelsizce paylaşan avcı-toplayıcı insan, tarıma geçişle birlikte "alın teriyle ekmek kazanma" meşakkatine ve mülkiyeti koruma stresine mahkum olmuştur. En dramatik kırılma ise cinsellik alanında yaşanmıştır: Önceleri suçluluktan muaf, sosyal bağ kurma ve haz odaklı olan hiperseksüel primat cinselliği; tarımın yükselişiyle birlikte utanç, günah, aşağılanma ve üreme odaklı bir denetim mekanizmasına dönüşmüştür. "İlk Günah" miti, aslında insanlığın avcı-toplayıcı özgürlüğünü devredip çiftçiliğin ve ataerkil cinsel mülkiyetin lanetli dünyasına adım atmasının kolektif suçluluk duygusuyla rasyonalize edilme çabasıdır.
Ancak yitirişten sonra güzel günler bitti. Önceleri cömert dünyanın bir armağanı olan yiyecek artık ağır çalışmayla elde edilebiliyordu. Kadınlar doğum esnasında acı çekiyorlardı. Ve cinsel zevk -önceleri suçluluk duygusundan muafken- artık bir utanç ve aşağılanma kaynağı haline gelmişti. İncil'in hikayesine göre insanlar bahçeden kovulmuş olmalarına rağmen anlatı bir yerlerde açıkça tersine dönmüş. Adem ile Havva'nın ıstırabını çektiği lanetin, toplayıcının (ya da bonoboların) düşük stresli, yüksek zevkli hayatının çiftçinin bahçesinde şafaktan gün batımına kadar süren meşakkat ile yer değiştirmesi olduğunu iddia edebiliriz. İlk günah, atalarımızın böylesine saçma bir anlaşmayı niçin kabul ettiğini açıklama çabasıdır.
Eğer teolojik "Cennet" miti aslında tarım öncesi avcı-toplayıcı toplulukların kuralsız, mülkiyetsiz ve özgür cinsel varoluşunu simgeliyorsa; modern medeniyetin ve yerleşik ahlakın kutsadığı düzenli bahçe (evlilik ve mülkiyet rejimi), insanı kendi doğal cennetinden koparıp onu yapısal bir köleliğe mahkum eden tarihi bir ceza olabilir mi?

Quintessentia

@Dedalus_
·
Anlaşıldı ki cennet bahçesi gerçekte bahçe falan değildi. Hatta bahçeden başka her şeye benziyordu: Ormandı, vahşi deniz kenarıydı, açık düzlüktü, rüzgarlı bozkırdı. Adem ile Havva bahçeden kovulmamış, aksine bir bahçeye zorla tıkılmışlardı. Düşünün bir kere. Bahçe dediğimiz nedir? İşlenen toprak. Bakımlı. Düzenli. Organize. Maksatlı. Otlar temizlenir ya da acımasızca ilaçlanır, tohumlar seçilir ve ekilir. Böyle bir yerde özgür ve kendiliğinden hiçbir şey yoktur. Kazalar istenmez. Fakat hikâyeye göre Adem ve Havva saygınlıklarını yitirmeden önce tasasız, çıplak ve masum yaşıyorlardı, hiçbir şeyden mahrum değillerdi. Dünyaları ihtiyaçları olan her şeyi onlara sunuyordu: Yiyecek, barınak ve refakat. Semavi dinlerin vazettiği "kutsal cennet bahçesi" imgesi, aslında evrimsel geçmişimizin özgür, mülkiyetsiz ve kuralsız avcı-toplayıcı habitatının ta kendisidir. "Bahçe" kavramının işlenen, çitlenen, yabani olanın acımasızca ayıklandığı totaliter yapısı; medeniyetin ve yerleşik yaşamın insan doğası üzerinde kurduğu tahakkümü simgeler. Âdem ile Havva özgür doğadan (cennetten) kovulmamış; aksine, Tarım Devrimi ile birlikte mülkiyetin, emeğin ve cinsel kısıtlamaların hüküm sürdüğü yapay bir bahçeye (tarım arazisine ve çekirdek aile kafesine) zorla hapsedilmişlerdir.