Quintessentia

Quintessentia
@Dedalus_
Özüne yaklaştıkça manzara değil, uçurum büyür. Modifiye edilmiş benliğinden memnunsan, dön geri; sana göre değil burası... #306148980
Ama yine de ne olur, bu sana duyduğum aşkın acısını bana çok görme! İzin ver, sen yokken de seninle konuşayım! Çünkü bu konuşma bir imkânsızı, hiç tamamlanmayacağı söylenen o derin eksikliğimizi aşma çabasıdır. Çünkü ne kadar imkânsız olduğu söylenirse söylensin, aşk, bir gün, bir yerde, sonsuz bir bütünleşme düşüdür.
Reklam
Yanımda yatan ona sarıldıkça, kulağına onu sevdiğimi fısıldadıkça içindeki ürkütücü uçurumlara, kurtulamadığı kuşkularına yeniden dönüyor... Ona her sarılışım, kendi elleriyle derinlere gömdüğü o eşsiz sevgisinin mezarına götürüyor onu... O mezarın başında soğuk, umutsuz rüzgârlar çarpıyor yüzüne. Ben yapamam, kimse yapamaz... O mezarı bir tek kendi açabilir. O sevgiyi oradan bir tek kendi çıkartabilir. Bunu yapmaktan ölesiye korktuğu için, onu sevgisinin mezarına getirdiğim için bana lanetler okuyor; bana sonsuz öfke duyuyor... Bir an önce benden kurtulup ona sevgisinin mezarını hatırlatmayan, kendi yazdığı ve sonunu çok iyi bildiği, riski olmayan öykülerine, duvarlarına astığı ve kimselere benzetemediğini iddia ettiği donuk yüzlerine, Tanrıça resimlerine, ölü annelerine dönmek istiyor.
Her şeyin farkında, her şeyi biliyor ve her şeyden korkuyor ama en çok sevmekten, sevilmekten korkuyor... Kendini bir gün birisine bütünüyle, koşulsuz adarsa, yıllardır içinde bastırdığı sevgiyi, özlemini bir gün dışarı çıkartırsa, onulmaz bir yarayla karşılaşır mıyım, diye korkuyor; içindeki sevgi, özleminin aslında hastalıklı, doyumsuz, çaresiz bir tutkudan kaynaklanıp kaynaklanmadığından emin olmadığı için korkuyor... Bu korkuyla karşılaşmamak için içindeki sevgiyi bekletiyor. Soğuk gece duvarlarına, âşık olabileceği yüzlerin resimlerini çiziyor. Kimselere benzemeyen, aslında hiç yaşamamış, belki yaşamış ama hayatın içine hiç girmemiş Tanrıça resimleri ve ölü anneler çiziyor. Canlansınlar, kendisiyle konuşsunlar diye, donuk portrelere kendi kanından gizemli sözler yazıyor... Ölü resimlere yazdığı yazılara kendi yanıt veriyor. Ben yaşadığım her yerde, bir tek onun yüzünü görüyorum. O ise kimseye benzemeyen bir yüzün peşinde koşarken, akşamları evine yüzlerden sarhoş olarak dönüyor... Sanki bir hız trenine bindirilmiş de dünyayı oradan seyrediyormuş gibi, hiçbir yüzü aklında tutamıyor... Sevgisini hiç sınamadığı hâlde, kendisini herkesten farklı sanıyor. Aşk bir imkânsızlıkta diyerek korkularına, kökleri kadere uzanan varoluşsal nedenler arıyor... Biliyorum, saklasa da benim bir aşk kölesi olduğumu düşünüyor. Oysa asıl köle kendisi, bir türlü gerçekten sevemediği için herkesin görüşünden etkileniyor; kimseye hayır diyemiyor. Güçlü olduğunu sandığı dünyada kibar bir sığıntı gibi yaşıyor. Geceleri uykusunda sayıklarken bile, iyi insan olmalı, iyilik yapmalı diyor ama onun için iyilik, kendisi olamadığı bu dünyada gücünü pekiştirmek, biraz daha kökleşebilmek, güvende olmak istemekten başka bir anlama gelmiyor...
Şimdi sen, sana duyduğum aşkın ve bağlılığın kendimden kaçıp kurtulmak olduğunu söyleyeceksin ama kaçıp kurtulduğum yaşamım bana ait değildi ki... Biliyor musun, ben sana duyduğum aşkla içimdeki polisten, amirlerimden, amansız, soluk aldırmayan kurallardan, yaptırımlardan kurtulmuş oldum... Ben sana duyduğum aşkla, içimdeki hapishanenin tünelini buldum... Ben sana duyduğum aşkla, okuldan nasıl kaçılır onu bildim... Aslında bilmeden, istemeden, hatta bana kayıtsız kalarak beni güçsüz kıldın. Bu güçsüzlük sayesinde bütün toplumsal rollerden yavaş yavaş koparıp attılar beni. Böyle olacağını biliyordum. İçime doğmuştu sanki. Hedeflerimi tamamen küçülttüm ve kalan gücümü de ben yok ettim. Gücümü yok ettikçe, üzerimde güç ve baskı uygulayanlar şaşkına düştüler. Artık beni nasıl kontrol edeceklerini, bana nasıl emir vereceklerini bilemiyorlardı. Böylelikle bir süre sonra gözden çıkarttılar beni... İşte bu, işe yaramaz diye gözden çıkartılan asıl yanımla sevdim, seni, ben... Karşı kıyıda bıraktım, güçlü ve esir yanımı. Yüzünü senden alan aşkımla ebediyen köle olmak. istediğim yerde, yanındayım, şimdi. Evet, kölenim belki ama ben seçtim bu köleliği, ben tasarladım. Bu köleliğin mağrur ve başı dik kralı benim. Evet, çok acı çekiyorum ve utanmıyorum bunu sana söylemekten... Üstelik bilmeni istiyorum, isliyorum ki sen de benim gibi acı çekesin. Çünkü öyle tarifsiz bir zevk, öylesine derin bir coşku veriyor ki bana bu acı, senin de tatmanı istiyorum onu... Benim varlığım sayesinde bu muhteşem duyguyla buluşmanı istiyorum... Biliyor musun, ben geçmişimi seninle öğreniyorum... Ben seninle çocukluğumun elinden tutuyorum. Çocukluğumun kanayan dizlerini, bileklerindeki jilet izlerini seninle öpüyorum... Çocukluğumun tesellisiz gecelerini, seninle teselli ediyorum. Çocukluğumun elinden
Peki, beni sevmediğini bile bile, neden yanına geliyorum, neden sevişiyorum seninle, neden hayatına giriyorum?.. Seni inatçı, neredeyse bir köleliği andıran sevgimle Çırılçıplak ve savunmasız bıraktığımı bile bile, üstelik yüzün bana değil duvara dönükken, neden ısrarla sarılıyorum sana?.. Ve nasıl oluyor da bütün bunları bildiğim halde, bu sarılıştan korkunç bir haz duyuyorum?.. Yoksa ruhum hasta mı benim, itilmek, reddedilmek, üzülmekten zevk mi alıyorum?.. Yoksa genlerimde kölelik duygusu mu var?.. Boşlukta kalmaktansa, kendimi seni sevdiğime inandırıp düşsel bir sığınak mı yaratıyorum kendime?.. Bunu düşünmek beni zaman zaman kaygılandırsa da neden seni sevmekten asla vazgeçmiyorum?..