Her şeyin farkında, her şeyi biliyor ve her şeyden korkuyor ama en çok sevmekten, sevilmekten korkuyor... Kendini bir gün birisine bütünüyle, koşulsuz adarsa, yıllardır içinde bastırdığı sevgiyi, özlemini bir gün dışarı çıkartırsa, onulmaz bir yarayla karşılaşır mıyım, diye korkuyor; içindeki sevgi, özleminin aslında hastalıklı, doyumsuz, çaresiz bir tutkudan kaynaklanıp kaynaklanmadığından emin olmadığı için korkuyor...
Bu korkuyla karşılaşmamak için içindeki sevgiyi bekletiyor. Soğuk gece duvarlarına, âşık olabileceği yüzlerin resimlerini çiziyor. Kimselere benzemeyen, aslında hiç yaşamamış, belki yaşamış ama hayatın içine hiç girmemiş Tanrıça resimleri ve ölü anneler çiziyor. Canlansınlar, kendisiyle konuşsunlar diye, donuk portrelere kendi kanından gizemli sözler yazıyor... Ölü resimlere yazdığı yazılara kendi yanıt veriyor. Ben yaşadığım her yerde, bir tek onun yüzünü görüyorum. O ise kimseye benzemeyen bir yüzün peşinde koşarken, akşamları evine yüzlerden sarhoş olarak dönüyor...
Sanki bir hız trenine bindirilmiş de dünyayı oradan seyrediyormuş gibi, hiçbir yüzü aklında tutamıyor... Sevgisini hiç sınamadığı hâlde, kendisini herkesten farklı sanıyor. Aşk bir imkânsızlıkta diyerek korkularına, kökleri kadere uzanan varoluşsal nedenler arıyor... Biliyorum, saklasa da benim bir aşk kölesi olduğumu düşünüyor. Oysa asıl köle kendisi, bir türlü gerçekten sevemediği için herkesin görüşünden etkileniyor; kimseye hayır diyemiyor. Güçlü olduğunu sandığı dünyada kibar bir sığıntı gibi yaşıyor. Geceleri uykusunda sayıklarken bile, iyi insan olmalı, iyilik yapmalı diyor ama onun için iyilik, kendisi olamadığı bu dünyada gücünü pekiştirmek, biraz daha kökleşebilmek, güvende olmak istemekten başka bir anlama gelmiyor...