Quintessentia

Quintessentia
@Dedalus_
Özüne yaklaştıkça manzara değil, uçurum büyür. Modifiye edilmiş benliğinden memnunsan, dön geri; sana göre değil burası... #306148980
Senin bu dünyaya gelmeden önceki halini düşünürüm. Bu dünyanın kurallarını, yasalarını öğrenmeden önceki halini. Sözü bilmeden, henüz hiçbir dili konuşmadan önceki... Babanın, topluma uyum sağlayasın ve artık sınırları bilesin diye; seni annenden, annendeki yeryüzünden ve yeryüzünün en saf, en koruyucu imgelerinden koparmasından önceki halini... Kabul ettikçe, içine girdikçe hayatın; kurguladıkça varlığını, giderek derinleşen düş kırıklıklarından önceki... Başardıkça artan eksikliğini, güçlendikçe çoğalan yetersizliğini, çalışıp çabaladıkça, peşinden koştukça hep geç kaldığın zamanlardan önceki halini... Seni sevmem, seni bu hayattan soymamdır. Seni sözden, dillerden, yasalardan, vaatlerden, modellerden, kurgulardan, kıyaslardan, beklentilerden, saatlerden soymamdır... Seni sevmem, bu hayatta aşk adına söylenmiş ve söylenecek her şeyi belleğimden silip atmamdır.
Reklam
Seni sevmem, seni bu hayattan soymamdır...
Seni fakir bir kahvede bekliyorum. Fakirler beni tanımaz ama aşka karşı saygılıdırlar. Aşkta söz yoktur; fakirler, içinde sözün geçmediği varlıkları ve olayları severler... Fakirler, düştükleri acımasız ve sefil durumun farkındadırlar. Ama kanıtları sevmezler. Dramı başkalarına bırakırlar. Bırakırlar, kendilerini hayatın dibine... Çünkü ne kadar uzaksan dünyanın nimetlerinden, ne kadar uzaksan sözden, kültürden, yeniliklerden, o kadar sahibisindir dünyanın.
Belki de budenli acı çektiğim için, sevdiklerimi başkalarından kıskanmadım ben... Sevdiklerimin istekleri, seçimleri, mutlulukları beni de mutlu etti, hep... Sonra şuna da inan; seni de bütünüyle mutlu edebilmek için bu faşizan devletle, ruhları cendereye alan bu zorba kültürel iklimle ve bu aşağılık toplumsal kurallarla birlikte, bu yaralanmış benliğimi de yok etmek isterdim. Ne olur, inan, buna!.. Ve ben bu zorba, bu insanı soluksuz bırakan iklimle birlikte yok olduktan sonra, sen yine de n'olur, unutma; seviştikten sonra bedenimde bıraktığın o susam tanesine bakıp bakıp hüzünlendiğimi ve hiçbir zaman o ağır, o lanetli duygusundan kurtulamadığım kan lekeleriyle lekelenmiş olan ayakkabılarımı, hiç unutma!.. Bütün bunlar, özgürlüğüne ve sevgilerine sevgiyle sarılmaya olan arzunu ve inancını biraz daha çoğaltsın... Biraz daha!.. Biraz daha!.. Sonra da ne olur, mutsuzluğa hiç izin verme!..
Şimdi burada değilsin. Ruhuma bıraktığın sızı ve bana sevgiyle bakan yüzünün hayaliyle beraberim artık. Sen gittikten sonra, bütün ışıkları söndürüp sadece gece lambasını yaktım. Müziğimiz hep vardı. Kokunu özledim sonra. Parmaklarımı bedenimde gezdirdim. Kokunu ararken, göğsümde bir susam tanesi buldum. Işığa yaklaştırdım susam tanesini. Bugüne dek ardında bıraktığın belki de en güzel hatıraydı, bu susam tanesi. Bana gelirken yolda yediğin simitten geriye kalan, dudağının ya da dilinin bir kenarına gizlenip kalmış bu susam tanesini, beni öperken vücuduma bırakmıştın. Biraz daha ışığa yaklaştırdım susam tanesini ve onda yıllardır bu şehirde yaşadığın umutları; terk edilişlerini; hep kalbine girerek sevdiğin erkekleri, güzelliğinin rantını bir kez olsun bile kullanmayı düşünmeden sevgilere kapılıp gitmeni; o sevgisiz otobüslere güçbela binişini; günlerce parasız kalışını ama bundan hiç yakınmayışını; koca bir günü yalnızca çay ve simitle geçirişini; laf atıldığında irkilişini; bu şehrin, bu ülkenin her zerresine sinmiş o acımasız şiddeti ve kayıtsızlığı duyumsadığında seni anlayacak bir sevgiliye, bir cana hasret, sarılma isteğini düşündüm. Sonra tam kapıdan çıkarken bana söylediğin sözler geldi aklıma. Sözün beni, en az geride bıraktığın bu susam tanesi kadar derinden etkiledi: " Neden bu kadar huzursuz, neden bu kadar tedirginsin? Bak, ben çok mutluyum... Lütfen!.. Lütfen, rahat ol... "
Reklam