Seninle çoğalıyor hayatım. Zamanın beni küçülten engelleri kalkıyor, seni düşündükçe sevgili, yaşamadığım günleri yaşadığımı, görmediğim kahramanlarımı gördüğümü, onların o coşkulu
Sevince yaralanırdı o. Ama yarası henüz iyileşmeden yine sevmeye koşardı. Yaralanmaya… Çünkü bir yaban gibi severdi o. Sanki bu dünya onun kabilesi, kendisi kabilenin kraliçesi, sevdiği insansa sanki henüz bir kazadan kurtulup kabilesine sığınmış, sevgiye, şefkate muhtaç, korunması gereken ve hep giz dolu bir varlıktı…
Ne kadar sevse de elinde değildir, insan canından bile çok sevdiği insanı başkalarıyla kıyaslamadan edemez. Ve bir gün onun kendisini terk edeceğini düşünüp bir yanını saklı ve korunaklı tutar hep, değil mi? Her şeyini, bütün gizini sevgiyle paylaştığına ne kadar inandırsa da aslında bilir ki kendi kendine konuşmaktan başka bir şey değildir aşk... Çünkü ne kadar saklansa da bir yanı kirlidir, karanlıktır aşkın. Bilinmezlikler ve ürkütücü sırlarla doludur.
Hiçbir sevgi, hiçbir aşk lekesiz, saf değildir, değil mi?
İnsan uğradığı bütün haksızlıklar, çektiği bütün acılar, yaşadığı bütün korkularla, o geçmiş, o bir türlü kavuşamadığı eski özlemleriyle sever... Katlanarak ve eksilerek sever insan...
Erken ölümlerin yüreğine bıraktığı o çaresiz yaralarla sever. Ama ne kadar istese de saf, lekesiz, hesapsız kitapsız olmayı başaramaz, değil mi?
Dünya neden böyle bir yer? Geceleri sadece sigaramızla konuşacaksak, herkesten ve her şeyden şüphe ederek, sürekli saklanarak yaşayacaksak, neden buradayız?
Birbirimize karşı hep taktikler, planlar uygulayarak ve uygun zamanları ve fırsatları kollayarak yaşayacaksak, neden bir arada olmak için inat ediyoruz?