Seni şu an, hiç sevişmeden, gerçek sen olarak görmek için yüzlerce yıl yaşlanmak ve nasıl oluyorsa, işte öyle çirkinleşmek isterdim... Bedenim, güzelliğim değil, sadece ruhum, o dinmeyen özlemim, o öksüz acım sana acı versin, seni duygulandırsın isterdim.
Biliyordum, bütün bunları, beni kendinden uzaklaştırmak için anlatıyordun biraz da. Çünkü ben senin benzerindim ve insan âşık olmak için benzerini arardı yıllar boyunca. Ama ikimiz de derinden derine anlamıştık ki ne denli yoğun duygularla ve uzun yıllardır saklanmış olursa olsun benzerler arasındaki aşk, bu çirkin, bu acımasız dünyayla karşılaştığında ışığı gören filmler gibi solar, kaybolur, anlamsızlaşır; kurtuluşumuz olacağını sanıp onu yaşamaya kalktığımızda, belki de bu yüzden her defasında insafsızca öç alırdı bizden...
"Ölmeyi bekliyorum bir an önce, bitip geçsin her şey, ölüm gelsin," diyorsun. "Bu benim yaşamım olamaz, ben hep sürgündeyim. Ya fazlayım, ya eksiğim. Ve bir hata, bir suç, hep bir yanılgı gibi yaşıyorum."
Bilirdik ki ikimizin de içinde insan ortasına çıkmamış, ama her şeyin farkında, her şeyi gören ve sesini içimizdeki endişelerin kıstığı bir keşiş vardı.
Biliyorum, sana da yasak etmişlerdi evinize gelen o çok garip, o çok uzak, o çok yakın insanları. Sen ısrarla sordukça: "Onu unut, bir daha gelmeyecek, öyle biri yok artık!" demişlerdi sana da. Benim gibi, kimselere benzemeyen çocuklara bağlanmıştın sen de. İçindeki bir yeri sızlatan, nedense sende hep çocukluğunu anlatma isteği uyandıran, uçarı ve aslında çok da iyi fark ettikleri bir uçurumun kenarında yaşamayı seçen...