Üstelik, daha çocukluğumuzu doya doya yaşayamadan üzerimize giydirilen o binlerce yıllık kadınlık ve erkeklik rollerimize sıkı sıkıya bağlı kalarak; dahası, abartarak oynamamız gerekiyordu bütün bu oyunları...
Ama olmuyordu, gitmiyordu işte. Bin bir korku ve hile ile zehirleyip boğmaya çalıştığımız içimizdeki çocuk, ölmemekte direniyor ve üstelik her gün biraz daha katılaşıp moraran bedeniyle sürekli can çekişiyordu. İçimizde bir türlü yatışmak bilmeyen o vahşi huzursuzluk, bu can çekişmeydi işte...
Öylesine tıkanmıştık ki bu sahte kimliklerden, rollerden, bu yapay, bu çıkışı olmayan senaryoların içinde oyalanıp durmaktan... Hem tükeniyor, hem de birbirimizi incitiyor, didikliyor, hırpalıyor, hatta yok ediyorduk. Sanki kadın ve erkek olunca, yok etmeye mecburmuşuz sanıyorduk birbirimizi. İşte bütün bu tükenişlerden, içimizdeki o vahşi huzursuzluktan kaçıp bu buzdan, bu ıssız aydınlığa gelmiştik.
Burası öyle soğuk, öyle kimsesiz ama öyle sahici bir yerdi ki bize zorla giydirilen kadın ve erkek rollerimizle burada asla yaşayamazdık...