Quintessentia

Quintessentia
@Dedalus_
Özüne yaklaştıkça manzara değil, uçurum büyür. Modifiye edilmiş benliğinden memnunsan, dön geri; sana göre değil burası... #306148980
Bütün o kadın ve erkek rollerinden, bizi tüketen çekişmelerden, üstünlük ve egemenlik kaygılarından arınıp birbirimizi donmaktan korumaya çalıştıkça, içimizde can çekişen çocuk diriliyor, yüzü ilk günkü ifadesini alıyordu... Bedenlerimiz ölümle sınav verirken, ruhumu garip bir hafiflik sarıyordu; bakışlarından anlıyordum. Senin de içindeki o vahşi huzursuzluk azalıyordu usulca.
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Hiç zaman kaybedemezdik ve üzerimizdeki kadın ve erkek giysileri bile bize zaman kaybettiriyordu artık. Bu yüzden hemen soyunduk. Çırılçıplak kaldık, dünyaya geldiğimiz gündeki gibi; yalansız, hesapsız, çıkarsız, törensiz soyunduk.
Üstelik, daha çocukluğumuzu doya doya yaşayamadan üzerimize giydirilen o binlerce yıllık kadınlık ve erkeklik rollerimize sıkı sıkıya bağlı kalarak; dahası, abartarak oynamamız gerekiyordu bütün bu oyunları... Ama olmuyordu, gitmiyordu işte. Bin bir korku ve hile ile zehirleyip boğmaya çalıştığımız içimizdeki çocuk, ölmemekte direniyor ve üstelik her gün biraz daha katılaşıp moraran bedeniyle sürekli can çekişiyordu. İçimizde bir türlü yatışmak bilmeyen o vahşi huzursuzluk, bu can çekişmeydi işte... Öylesine tıkanmıştık ki bu sahte kimliklerden, rollerden, bu yapay, bu çıkışı olmayan senaryoların içinde oyalanıp durmaktan... Hem tükeniyor, hem de birbirimizi incitiyor, didikliyor, hırpalıyor, hatta yok ediyorduk. Sanki kadın ve erkek olunca, yok etmeye mecburmuşuz sanıyorduk birbirimizi. İşte bütün bu tükenişlerden, içimizdeki o vahşi huzursuzluktan kaçıp bu buzdan, bu ıssız aydınlığa gelmiştik. Burası öyle soğuk, öyle kimsesiz ama öyle sahici bir yerdi ki bize zorla giydirilen kadın ve erkek rollerimizle burada asla yaşayamazdık...
Peki, nasıl gelmiştik buraya, bu soğuk, bu doyumsuz aydınlığa? Oysa daha biraz önce bunaltıcı, korunaklı ama yalnızlık dolu odalarda birbirimizi kışkırtıyorduk... Sen kadındın, ben erkektim: Birbirimize oynadığımız bitmez tükenmez oyunlarımız vardı. Ve daha biraz önce, ne doyasıya yaşayabildiğimiz ne de lekesiz bir mutlulukla ölebildiğimiz odalarda, o buruk, o kirli tadını çok iyi bildiğimiz düş kırıklığı içinde olmadık vaatlerde bulunuyorduk birbirimize... Nasıl gelmiştik buraya peki? Bu dondurucu yere, bu ıssız, bu kimsesiz ve soğuk çöle... Demek zamanı gelmişti; demek artık karşı koyamamıştık. Yaban ama çok güçlü bir duygu, bizi buraya adeta sürüklemişti sanki. Bizi o sahte hayatta tutan onca yapaylığın üzerimizdeki etkisi demek buraya kadardı. Çünkü artık yapacak bir şeyimiz kalmamıştı oralarda. Ellerimizde sevgi adına, aşk adına yazılmış ve çok önemsiyor gözüktüğümüz, oysa inanmadığımız, eskitilmiş, yapay, gülünç senaryolarla bildik rolleri tekrar tekrar oynamaktan usanmıştık.
Erkeğin "babalık kesinliği" ve kadının "cinsel sadakati" takıntısı, evrimsel genlerimizin bir emri değil, sadece tarımla birlikte doğan toprak ve mülkiyet mirasını koruma gayretinden ibaret ekonomik bir kaygı olduğundan modern evlilik kurumu aslında cinsel kılıfa büründürülmüş bir tapu kadastro sözleşmesidir.