İnsan sabahtan akşama kadar bir şey olmasını bekler ve hiçbir şey olmaz.
Bekleyip durur insan.
İnsan bekler, bekler, bekler.
Şakakları zonklayana dek düşünür, düşünür, düşünür.
Hiçbir şey olmaz.
İnsan yalnız kalır. Yalnız, yalnız , yalnız ...
İçimde söylemek istediğim çok şey var . Çok büyük şeyler. Bunları ifade etmenin yolunu bulamıyorum. Bazen bana öyle geliyor ki bütün dünya, bütün hayat , her şey içimde duruyor ve sözcüsü olmam için feryat ediyor. Hissediyorum... Ama anlatamıyorum.
Deli olacağım, yahut öleceğim dersem yalan söylemiş olurum. İnsan tahammül edemeyeceğini zannettiği şeylere pek çabuk alışıyor ve katlanıyor. Bende yaşayacağım...
Ama nasıl yaşayacağım... Bundan sonraki hayatım nasıl dayanılmaz bir işkence olacak?
Ama ben dayanacağım... Şimdiye kadar olduğu gibi
....
Hayatımız boyunca sürekli bize işaret eden, ölümün parmağıdır. İnsan hiç aniden, sebepsiz olarak, derin bir düşünce ânı yaşayıp, zaman ve mekânda yönünü kaybedip , ne düşündüğünü bilmez hale gelmez mi?
Ve gerçeğe geri döndükten sonra, gerçek dünyaya uyum sağlaması biraz zaman almaz mı?
İşte bu, ölümün çağrısıdır.