Natsume Soseki’nin Ardından kitabını ortalamanın altında bulup, üzerine Üç Köşeli Dünya’yı hiç beğenmeyince, yazarla yıldızımızın barışmayacağını düşünmüştüm. Gönül’e başlarken tek motivasyonum "okuyayım ve aradan çıksın" düşüncesiydi. Ancak beklentimin aksine bu kitabı çok sevdim; beklediğimden çok daha akıcı ve etkileyici bir eserle karşılaştım.
Ramazan ayı araya girdiği için okuma sürecim biraz uzasa da, kitabı tekrar elime aldığımda birkaç günde hızla bitiverdi. Soseki’nin sade ama merak uyandırıcı dili sayesinde kitabı elimden düşürmek istemedim.
Ölümün Yüzleri
Kitapta beni en çok etkileyen kısımlardan biri, anlatıcının öz babasının hastalığı ile Hocanın ruhsal çöküşü arasındaki o ince çizgiydi. Bir yanda fiziksel bir tükeniş, diğer yanda ise geçmişin yüküyle gelen manevi bir son... Soseki, bu iki figür üzerinden ölümü ve vedayı o kadar sarsıcı işlemiş ki, okurken insanın doğasındaki o bitmek bilmeyen bencillik üzerine sık sık düşünüyorsunuz. Tabi birde Hocanın sürekli ziyaret ettiği mezarı ve o mezarın anlamını da unutmamak lazım. Yazar;
“Ölüm denen gerçeği ciddi ciddi hiç düşünmüşlüğün yok, değil mi?” diyor kitapta da ve sizi bu gerçeği düşünmeye bol bol itiyor.
Kitabın sonu ise tamamen bir yarım kalmışlık duygusu. Hikâyenin o ucu açık, her şeyi okuyucunun zihnine bırakan finali, sanki anlatıcının hayatından bir parça kopup gitmiş gibi hissettiriyor. Aslında ölümün bir hayata getirdiği yarım kalmışlığı, kitap bu finalle harika ifade ediyor.
Eğer Soseki ile benim gibi daha önce uyuşamadığınızı hissettiyseniz, bu kitaba mutlaka bir şans vermenizi öneririm. Benim için yazarla aradaki mesafeyi kapatan çok değerli bir keşif oldu.
Natsume Soseki’nin Ardından kitabını ortalamanın altında bulup, üzerine Üç Köşeli Dünya’yı hiç beğenmeyince, yazarla yıldızımızın barışmayacağını düşünmüştüm. Gönül’e başlarken tek motivasyonum "okuyayım ve aradan çıksın" düşüncesiydi. Ancak beklentimin aksine bu kitabı çok sevdim; beklediğimden çok daha akıcı ve etkileyici bir eserle karşılaştım.
Ramazan ayı araya girdiği için okuma sürecim biraz uzasa da, kitabı tekrar elime aldığımda birkaç günde hızla bitiverdi. Soseki’nin sade ama merak uyandırıcı dili sayesinde kitabı elimden düşürmek istemedim.
Ölümün Yüzleri
Kitapta beni en çok etkileyen kısımlardan biri, anlatıcının öz babasının hastalığı ile Hocanın ruhsal çöküşü arasındaki o ince çizgiydi. Bir yanda fiziksel bir tükeniş, diğer yanda ise geçmişin yüküyle gelen manevi bir son... Soseki, bu iki figür üzerinden ölümü ve vedayı o kadar sarsıcı işlemiş ki, okurken insanın doğasındaki o bitmek bilmeyen bencillik üzerine sık sık düşünüyorsunuz. Tabi birde Hocanın sürekli ziyaret ettiği mezarı ve o mezarın anlamını da unutmamak lazım. Yazar;
“Ölüm denen gerçeği ciddi ciddi hiç düşünmüşlüğün yok, değil mi?” diyor kitapta da ve sizi bu gerçeği düşünmeye bol bol itiyor.
Kitabın sonu ise tamamen bir yarım kalmışlık duygusu. Hikâyenin o ucu açık, her şeyi okuyucunun zihnine bırakan finali, sanki anlatıcının hayatından bir parça kopup gitmiş gibi hissettiriyor. Aslında ölümün bir hayata getirdiği yarım kalmışlığı, kitap bu finalle harika ifade ediyor.
Eğer Soseki ile benim gibi daha önce uyuşamadığınızı hissettiyseniz, bu kitaba mutlaka bir şans vermenizi öneririm. Benim için yazarla aradaki mesafeyi kapatan çok değerli bir keşif oldu.
Natsume Soseki’nin Ardından kitabını ortalamanın altında bulup, üzerine Üç Köşeli Dünya’yı hiç beğenmeyince, yazarla yıldızımızın barışmayacağını düşünmüştüm. Gönül’e başlarken tek motivasyonum "okuyayım ve aradan çıksın" düşüncesiydi. Ancak beklentimin aksine bu kitabı çok sevdim; beklediğimden çok daha akıcı ve etkileyici bir eserle karşılaştım.
Ramazan ayı araya girdiği için okuma sürecim biraz uzasa da, kitabı tekrar elime aldığımda birkaç günde hızla bitiverdi. Soseki’nin sade ama merak uyandırıcı dili sayesinde kitabı elimden düşürmek istemedim.
Ölümün Yüzleri
Kitapta beni en çok etkileyen kısımlardan biri, anlatıcının öz babasının hastalığı ile Hocanın ruhsal çöküşü arasındaki o ince çizgiydi. Bir yanda fiziksel bir tükeniş, diğer yanda ise geçmişin yüküyle gelen manevi bir son... Soseki, bu iki figür üzerinden ölümü ve vedayı o kadar sarsıcı işlemiş ki, okurken insanın doğasındaki o bitmek bilmeyen bencillik üzerine sık sık düşünüyorsunuz. Tabi birde Hocanın sürekli ziyaret ettiği mezarı ve o mezarın anlamını da unutmamak lazım. Yazar;
“Ölüm denen gerçeği ciddi ciddi hiç düşünmüşlüğün yok, değil mi?” diyor kitapta da ve sizi bu gerçeği düşünmeye bol bol itiyor.
Kitabın sonu ise tamamen bir yarım kalmışlık duygusu. Hikâyenin o ucu açık, her şeyi okuyucunun zihnine bırakan finali, sanki anlatıcının hayatından bir parça kopup gitmiş gibi hissettiriyor. Aslında ölümün bir hayata getirdiği yarım kalmışlığı, kitap bu finalle harika ifade ediyor.
Eğer Soseki ile benim gibi daha önce uyuşamadığınızı hissettiyseniz, bu kitaba mutlaka bir şans vermenizi öneririm. Benim için yazarla aradaki mesafeyi kapatan çok değerli bir keşif oldu.