“Bronz Atlı”…
Okuduğum en sarsıcı, en yürek burkan ama bir o kadar da umut dolu kitaplardan biri oldu.
Bu kitapta sadece bir aşkı okumadım. Bir savaşın ortasında, yoksulluğun, açlığın, kayıpların içinde büyüyen bir kız çocuğunun hayata nasıl tutunduğunu gördüm.
Tatyana…
Onun en çok ne yönünü sevdim biliyor musunuz? Asla vazgeçmeyişini.
Sevgisinden, ailesinden, hayallerinden… Ve en çok da yaşama arzusundan.
Savaşa, ölüme, açlığa rağmen hayatta kalmaya çalıştı. Ama sadece fiziksel olarak değil; ruhuyla da, kalbiyle de hayatta kalmayı seçti.
Tatyana bana gösterdi ki; güçlü olmak her zaman bağırmak, dik durmak değil.
Bazen gözyaşlarını içine akıtmak, beklemek, sabretmek…
Bazen bir lokma ekmeği paylaşmak ya da kimsenin bilmediği bir hayali sakince taşımak da bir güç göstergesi.
Ve aşk…
Tatyana ve Alexander’ın aşkı, öyle kolayca anlatılacak bir şey değil. O aşk; sınanmış, parçalanmış, yok sayılmış ama hep kalmış bir bağ.
Bazen bir mektuba, bazen bir domatese, bazen de sadece göz göze bakmaya sığdırılmış bir sevgi.
Ben bu kitabı okurken; hem savaştım hem sarıldım. Hem ağladım hem umut ettim.
Ve her sayfada kendi içimdeki küçük Tatyana’yla karşılaştım.
O yüzden “Bronz Atlı”, benim için sadece bir kitap değil…
Bir kadının suskun çığlığı, bir aşkın sessiz bağı ve bir hayatın yeniden yeniden doğuşu oldu.