Çok yürüdüğümü sanıp, dönüp arkaya baktığımda başlama noktasından hiç de o kadar uzaklaşmadığımı görmek dünyanın en iğrenç duygularından biriydi. O kadar sinirlendim ki elimdeki çantalara aldırmadan koşmaya başladım. Yamaca doğru. Ben koştukça uzaklaşıyordu tepe. Ben koştukça, kovaladıkça kaçıyordu her şey. Çıplak elle balık avlamaya benziyordu yaptığım. Ağzımdan soluyordum. Terliydim. Koşuyordum. İçimdeki bütün nefretle. Bugüne kadar yakalayamadığım her şey için koşuyordum. Ellerimin arasından kayıp gitmiş her şeyin peşinden! Lokomotif gibi atan kalbim ağzımdan düşecek gibiydi. Kafamı sağa çevirip yere tükürdüğümde sanki ciğerlerimi de tükürdüm. Koşuyordum bütün vücudumla. Elimdeki çantalar bacaklarıma, gövdeme, birbirlerine çarpıyordu. Kafamı geriye atmış, gözlerimi kısmıştım. Yamaç gözümün önünde bir aşağı, bir yukarı gidiyordu. Titriyordu bütün tepe. Bütün dünya! Bir türlü yaklaşamıyordum. Bağırmaya başladım.
Onunla benim, birbirimize anlatacağımız herhangi bir şey yoktu. Ağır kurşun yaraları almış ölmekte olan iki düşman askerinin birbirlerine dokunmadan yan yana yatmaları gibi. Hiç konuşmadan… Birbirimize en ufak yardımımız olamazdı.
Üstadın ölümü doğduğunda başlamış ve dünyada görülmüş en uzun intihar olarak tarihe geçmiştir. Bugüne kadar yaşamış insanların arasında ölümü en acılı olanıdır. Çünkü yaşayarak ölmüştür. Yaşayarak intihar etmiştir. Yazarak. Hiç durmadan.
Karanlıkla kaplanmış, soğuk ve nahoş dünyaya baktım. Hapishane dışarda değildi, her birimizin içindeydi. Belki de onsuz nasıl yaşanacağını bilmiyorduk.