Nedir yaşayabildiğiniz en büyük şey? Büyük aşağılamanın, o büyük küçümsemenin saatidir. Mutluluğunuzdan bile tiksindiğiniz saat, aynı şekilde aklınızdan ve erdeminizde.
"Ne önemi var ki benim mutluluğumun? Yoksulluktan, pislikten ve sefil bir huzurdan ibarettir o. Oysa benim mutluluğum, varoluşun kendisini haklı çıkarmalı!" dediğiniz vakit.
"Ne önemi var ki benim aklımın? Bir aslanın yiyeceğini araması gibi arıyormu ki bilgiyi? Yoksulluktan, pislikten ve sefil bir huzurdan başka bir şey değildir o!" dediğiniz vakit.
"Ne önemi var ki benim erdemimin! Henüz öfkelendirmedi beni. Ne kadar usandım kendi iyimden ve kötümden. Yoksulluktan, pislikten ve sefil bir huzurdan başka bir şey değildir bütün bunlar!" dediğiniz vakit.
"Ne önemi var ki benim adaletimin? Bakıyorum da, ne kor bir ateşim ben, ne de kömür. Oysa köz ve kömürdür adil olan!" dediğiniz vakit.
"Ne önemi var ki benim merhametimin? Merhamet insanları sevenin gerileceği çarmıh değil midir? Oysa benim merhametim çarmıha germe değildir!" dediğiniz vakit
Hiç böyle konuştunuz mu? Hiç böyle haykırdınız mı? Ah, bir kez duysaydım böyle haykırdığınızı!
Çünkü biz, az ya da çok, yaşamak alışkanlığını yitirmiş, aksaya aksaya yürüyen insanlarız. Hem de gerçek "canlı yaşam"dan tiksinecek, onun lafını bile işitmek istemeyecek kadar yaşama yabancılaşmışız. Bu yabancılaşmay, "canlı yaşam"ı bir iş, zorunlu bir görev sayarak, onu kitaptan öğrenmeyi üstün tutacak dereceye vardırmışız.
Yaşanılanlar, görülenler ve öğrenilenler ne kadar acı olursa olsun, macera insanoğlu için büyük bir nimetti. Çünkü dünyadaki en büyük mutluluk, bu Dünya’nın şahidi olmaktı.
"Ben zannediyordum ki ömürlerimizin teknesini istediğimiz sahile götürmek için yalnızca onun dümenini ele almak kâfidir... Şimdi anlıyorum ki değilmiş... Yollar görünmez kayalarla doluymuş.. Onlara çarpmamak lazımmış... Daha fenası gizli cereyanlar varmış ki insan onlara kapıldığı zaman yolun değiştiğini, gittikçe uzaklaştığını fark etmezmiş... Tâ ki kendisini başka sahillere düşmüş görünceye kadar...”