Biyolojik güdülerine göre davranan hayvanlardan farklı olarak, insanların davranışları bilinçli bir seçim ve değerlendirme içerir. Bu seçimler toplumların kültürünü oluşturur. Bir toplumda uygarlığın oluşabilmesi içinse en temel koşul, o toplumdaki insanların kendi değerlerini seçebilmelerinin farkında olmasıdır. Yani bir toplumun bilinçli bir biçimde kendine özgü bir uygarlık geliştirebilmesi için Aşkınlık boyutunu gerçekleştirmiş olması gerekir. Sanırım bu durumda bireyler arasında değer farkları olabileceğini de göz önüne almalıyız. Böyle bir toplumda yaşayan insanlar kendi değerlendirme sistemlerinin dışına çıkabilir, onu dışarıdan inceleyebilir, kendi aralarında hangi değerleri, niçin seçtikleriyle ilgili bir sohbet oluşturabilirler. Ki sanırım bu, demokrasiyi yaşayan ve yaşatan toplumlarda mümkün olmaktadır.
Bir duygusal istismar türü sayılan ‘love bombing’ şiddetinin arka planına baktığımızda sevginin örtülü bir silahlanmaya dönüştüğünü görürüz.
Aşk ve arzu, gerçeğe çarpık biçimde bakmaya neden olabilir, algıyı bozabilir.
Ayakların birdenbire yerden kesilmesi, bulutların üzerinde uçuyor hissi ve her şeyin gerçek olamayacak kadar güzel yaşanıyor olduğu inancı, bir aşk bombardımanı şiddetinin ayak sesleri olabilir.
İlişkilerde güçlü tarafin otoritesini güvenli bulan ve bu alana köle gibi sığınan taraf, aslında psikolojik bir işkencenin mağdurudur. Giderek kendine yabancılaşmaktadır. Kim olduğunu unutmaktadır. Sınırlarının ihlal edildiğinin farkında olmadığı gibi onu sevdiğini ve koruduğunu düşündüğü güçlü tarafa (otoriteye) layık olabilmenin kaygısı içindedir. İçsel (duygusal) zayıflığından ve
güçsüzlüğünden dolayı otoriteyi idealize etmektedir. Bu otorite tarafindan kabul görmek, sevilmek, korunmak, onun hayatının bir parçası olmak neredeyse Tanrı’nın bir lütfudur artık.
Kendine yabancılaşan insan, idealize ettiği güce daha büyük yakınlık duyar ve bağlanır.
Kendine güvenini yitirdiğinde idealize ettiği kişiye güvenir, ona sığınır. Kendinde kaybettiği her şeyi onda bulduğu için ancak oradayken hayatta kalabileceğine inanır. Onun olmadığı her yer risktir, yalnızlıktır, belirsizdir, korkutucudur.Belirsizlik içinde kalmaktansa ıstıraplı da olsa bir belirlilik içinde olmayı tercih eder.
İnsan sadece hayatta kalmak istemez, aynı zamanda iktidar sahibi olmayı da ister. Bu hem hayatının sürdürülebilirliğini sağlayacaktır hem de yaşam deneyimi
icinde aldığı en eşsiz hazlardan biri olacaktır.
Dolayısıyla nerede en az iki insan varsa orada muhakkak bir manipülasyon vardır çünkü orada artık
bir güç mücadelesi söz konusudur. Hatta insan yalnız kaldığında bile içindeki diğer sesle, kendiyle dahi bir güç mücadelesi yaşar ve insan çoğu zaman kendisinin de manipülatörü olur.