maRamy

Koy başını omuzuma yine. Aldırma, söylenmeden kalsın Düşünülmedikler, bilinmedikler - bırak Unutulsun geridekiler, özlensin ileridekiler - bırak Yansısın camda donuk ışık, usulca ışıldarken Sabah, aydınlanırken uçup geçen yeşillik. Gel- uyuyalım güneş görününce, Aşınca tepeyi göz kamaştırıcı ışık. Uyanacağız nasılsa, dikelmeden ışınlar, Dümdüz, aklaştırıcı olacak yeniden bakışımız. Ama şimdi-sanki sevdalı gibiyiz şimdi, Sanki karanlıkta sezinledik aydınlığın başladığı yeri Şimdi kurduk sanki geceyi gündüzle, Şimdi kuruttuk sanki gündüzü geceyle Aydınlığın karanlığında görür gözlerimiz. Gündüz yarasalarıyız biz.
Şiir
maRamy
Öyle anlar olur ki, boşlukta hissederiz kendimizi oysa bir yanılgıdır bu: Çünkü, aslında, zaten, sürekli boşluktayızdır da, ancak belirli anlarda -arada bir-hissederiz bunu olup-biten, boşluğa 'düşmemiz' değil, boşluktalığımızı duymamızdır; çünkü, duysak da duymasak da, zaten, boşluktayızdır... Boşluğa düşmeyiz, düşemeyiz hiç -çünkü, boşluktayızdır zaten... Sf.38
Reklam
Koy başını omuzuma yine. Aldırma, söylenmeden kalsın Düşünülmedikler, bilinmedikler - bırak Unutulsun geridekiler, özlensin ileridekiler - bırak Yansısın camda donuk ışık, usulca ışıldarken Sabah, aydınlanırken uçup geçen yeşillik. Gel- uyuyalım güneş görününce, Aşınca tepeyi göz kamaştırıcı ışık. Uyanacağız nasılsa, dikelmeden ışınlar, Dümdüz, aklaştırıcı olacak yeniden bakışımız. Ama şimdi-sanki sevdalı gibiyiz şimdi, Sanki karanlıkta sezinledik aydınlığın başladığı yeri Şimdi kurduk sanki geceyi gündüzle, Şimdi kuruttuk sanki gündüzü geceyle Aydınlığın karanlığında görür gözlerimiz. Gündüz yarasalarıyız biz.
Şiir
maRamy
Ötekiler, sağından mi solundan mı geçeceğimize son anda çarpışmaktan kaçınma anında - karar vereceğimiz, devingen ama anlamsız cisimlerdir. Ancak arada bir, aralarından biri, anlam taşıyan, bizi anlayan, bizim de anlamağa çalıştığımız, bir şeyler anlatmayı denediğimiz bir kişi olur, bizim için - 'kendimiz' gibi bir kişi... Oysa, tıpatıp aynı bakış açısını o biri de bize uygulamıştır, uygulamaktadır... Sf.34
Koy başını omuzuma yine. Aldırma, söylenmeden kalsın Düşünülmedikler, bilinmedikler - bırak Unutulsun geridekiler, özlensin ileridekiler - bırak Yansısın camda donuk ışık, usulca ışıldarken Sabah, aydınlanırken uçup geçen yeşillik. Gel- uyuyalım güneş görününce, Aşınca tepeyi göz kamaştırıcı ışık. Uyanacağız nasılsa, dikelmeden ışınlar, Dümdüz, aklaştırıcı olacak yeniden bakışımız. Ama şimdi-sanki sevdalı gibiyiz şimdi, Sanki karanlıkta sezinledik aydınlığın başladığı yeri Şimdi kurduk sanki geceyi gündüzle, Şimdi kuruttuk sanki gündüzü geceyle Aydınlığın karanlığında görür gözlerimiz. Gündüz yarasalarıyız biz.
Şiir
maRamy
Kendi koyduğumuz sınırlar içinde egemen olmamızın koşullarını kendimiz belirlediğimiz bir alanın içine biri girip, sınırlarını kendince değiştirmeğe yeltenince-onu alanımızın dışına atmak elimizden gelmiyorsa, yapabileceğimiz, ancak, onu iyice içeri çekmektir: alarun içinde bizim belirlediğimiz koşulların en alttakilerine uymasını sağlamak o zaman, sınırları kurcalamaktan vazgeçer mi? Biri bize 'emir' vererek bizden 'hizmet' istemekten düzenli olarak kaçınıyorsa, ona, yavaştan ve alttan, 'haklarımız'ı anımsatırız. Çünkü, içinde ötekilere boyun eğmeği, buyruk almayı seçtiğimiz alanlar da, güçlülük, egemenlik alanlarımızdır - -tıpkı içinde başkaldırmayı seçtiklerimiz gibi... Sf.32
Örneğin BK son zamanlarda eğitici ve dehşet verici "korkunç gelecek" portreleriyle dolu: insanların birbirlerini yeşil kurabiyeler biçiminde yedikleri çok kalabalık dünyalar; Toplumsal Darwinci modaya uygun davranan, değişime uğramış atom savaşı sonrası yaratıkları; kirlilikten bölüm başına bir milyar hızıyla ölen dokuz milyar insan, vesaire. Bunu ben de yaptım; suçumu kabul ediyorum. Kendimi suçlu da hissediyorum. Çünkü bunların hiçbiri gerçek düşünce ya da gerçek bir adanmışlık içermiyor. Uygarlığın ölümü, bir türün ölümü, cinayet romanlarında bir kişinin ölümü gibi kullanılıyor - okurlara ucuz heyecan sağlamak için. Yazar bir nüfus artışı ya da evrensel kirlenme ya da atom savaşı resmi tutuyor, herkes de Aaah, Uuuf, Bööğh demeye başlıyor. Bu gayet içten, "yürekten" bir tepki, ama bir akıl ya da ahlak eylemi değil. . İnsan yalnızca yüreğiyle yaşamaz. Tepki, eylem değildir.
Ruhtaki Stalin·Kitabı okudu
Edebiyat
maRamy
Umutsuzluk romanlarının niyeti uyarı yapmaktır çoğu kez, ama bence, tıpkı pornografi gibi, vardıkları yer çoğunlukla kaçış edebiyatıdır; yani eylemi ikame ederler, gerilimi azaltırlar. Bu yüzden iyi satarlar. Yazar ve okur için çığlık atma bahanesi oluştururlar. Yürekten bir tepki, o kadar. Şiddete otomatik bir tepki - düşünmeyen bir tepki. Çığlık atmaya başlayınca, soru sormayı da bırakmışsınızdır. Aksine bütün iddialara rağmen, bilim "nasıl"ı tarif etmek yerine "neden" diye sormaya başladığında teknolojiden fazla bir şey olur. "Neden" diye sorduğunda Görecelik kuramını keşfeder. "Nasıl"ı göstermekle yetinince atom bombasını icat eder ve elleriyle gözlerini örterek Tanrım, ne yaptım ben? der. Sanat yalnızca "nasıl"ı ve "ne"yi gösterdiğinde, ister iyimser isterse de umutsuz olsun, sıradan bir eğlencedir. "Neden" diye sorduğunda ise, yalnızca duygusal tepki olmaktan çıkıp gerçek bir söz söylemeye, aklı başında, etik bir seçime doğru yükselir. Edilgen bir yansıma olmaktan çıkar ve bir fiil olur.
Bence, eğer Bayan Brown ölürse, bütün o galaksilerinizi alıp, dürüp büküp çöp tenekesine atabilirsiniz. Eğer, bir özne yoksa, kâinattaki bütün nesneler ne işe yarar? Mesele insanlığın bu kadar önemli olması değil. Ben, insanın her şeyin veya fazla bir şeyin ölçüsü olduğunu düşünmüyorum. İnsanın hiçbir şeyin sonu veya son noktası olmadığını, ortası hiç olmadığını düşünüyorum. Ne olduğumuzu, kim olduğumuzu ve nereye gittiğimizi bilmiyorum, zaten bildiğini söyleyenlere de inanmıyorum -belki son senfonisinin son bölümünde Beethoven hariç. Bildiğim tek şey, burada olduğumuz ve bu gerçeğin farkında olduğumuz, bu gerçeğin bizi farkında olmaya, kulak vermeye zorladığıdır. Çünkü biz nesne değiliz. Bu esas olandır. Biz özneyiz, aramızda bize nesneymişiz gibi davrananlar yanlış, insanlık dışı, doğaya karşı davranıyorlardır. Ve bizimle birlikte, en büyük Nesne olan doğa, onun yorulmadan yanan güneşleri, dönüp duran galaksi ve gezegenleri, kayaları, denizleri, balıkları ve eğreltileri, köknar ağaçları ve küçük tüylü hayvanları, hepsi özne oldular. Onlar bizim bir parçamız, biz onların bir parçası olduğumuz için. Etimiz, kemiğimiz. Biz, onların bilinciyiz. Eğer, biz bakmayı bırakırsak, dünya kör olur. Eğer, biz konuşmayı ve duymayı bırakırsak, dünya sağır ve dilsiz olur. Eğer, düşünmeyi bırakırsak, düşünce olmaz. Eğer, kendimizi yok edersek, bilinci yok ederiz. Bütün bunları, görmeyi, duymayı, konuşmayı, düşünmeyi, hissetmeyi, hepsini birer birer yaparız. Büyük mistikler ortaklıktan daha derine indiler ve özdeşliği, her şeyin özdeşliğini hissettiler. Fakat, biz sıradan ruhlar bunu yapamayız, belki sadece bir an, tüm hayatımız boyunca bir tek an yapabiliriz. Biz, tekil kişiler olarak, ruh olarak birer birer yaşarız. Kişi, tek bir kişi olarak. Ortaklık, umut edebileceğimiz en iyi
"Bu Fikirler Aklınıza Nereden Geliyor?"·Kitabı okudu
Edebiyat
maRamy
Başta söz ettiğim yazıda Virginia Woolf, Arnold Bennett okulundan yazarları, artık hiç ilgilenmedikleri öznenin yerine, görünümü, nesnelliği -evler, meslekler, kiralar, gelirler, arzular, davranışlar, vs- geçirmekle eleştiriyordu. Roman yazmayı bırakıp sosyoloji yapmaya başlamışlardı. Modern "psikolojik roman" da bunun benzeridir, bir insan portresi olmaktan çok bir vaka öyküsüdür. "Sosyalist Gerçeklik" de öznellikten bu şekilde kaçışın bir örneğidir. Ve, birçok bilimkurgu romanı da aynı eğilimdedir. Bu, görünüşte bilimadamının ilahi tarafsızlık arzusundan doğuyor olabilir, fakat sonucu, sanatçının bir tasavvur yaratma -dolaylı olarak, çünkü tasavvur dolaysız olarak oluşturulamaz- zorunluluğundan kaçınmasıdır. Bilimkurgu, daha ziyade, kendilerinden başka hiçbir şeyi aydınlatmayan ve gerçek ahlaki yankıları olmayan mucizeleri, merakları ve korkuları sıralayan bir yapay nesnellikle, hayaller, hüsnü kuruntular ve kâbuslarla yetinmiştir. İcatlar harikadır, ama kendi içine kapalı ve kısırdır. Bilimkurgu meraklılarının daha egzantrik ve çocuksu bölümünü oluşturan savunmacı ve fanatik kapalı çevreler ise, kendi içinde zararsız olmasına rağmen yayıncıların standartlarını, okurun ve eleştirmenin de beklentilerini çok düşük tutarak zevki düşüren bu sıradanlıklarla beslenir ve onları besler. Bu, ortaya para koymadan poker oynamamızı istemek gibidir. Oysa, gerçek oyun, gerçek parayla oynanır. Zamyatin'den Lem'e kadar nice yazar, bilimkurgunun sonsuz simge yelpazesi ve metaforları, özneyi merkeze alarak, romancı gibi kullanıldığında kim olduğumuzu, nerede olduğumuzu, hangi seçimlerle yüz yüze geldiğimizi emsalsiz bir açıklıkla ve engin, huzursuz edici bir güzellikle gösterebildiğini ispatladığı halde, bu bayağılığın sürüyor olması çok acıdır.