Çünkü kadın, olmadığı şey için sevilmeyi ve arzulanmayı bekler. Ama arzusuna gelince, arzusunun imleyenini aşk talebinin yöneldiği kişinin bedeninde bulur.
İnsan arzulanmayı arzular.
O zaman ilk bakışta güç gibi gözüken şu denklem ortaya çıkar: insan kendini ancak dilde, yani Öteki'nin nezdinde gene Öteki tarafından ona dayatılan bu yabancı ortamda, kendine yabancılaşmış olarak imleyebilir, işte Lacan’a göre bu ötekileşme, bu yabancılaşma bilinçdışının koşuludur. Böylece özne kendini imlerken temelde Öteki’nin arzusunu dile getirir.
Proust’ta zamanın apaçık öneminin nedeni de sadece şudur: Bir yandan dağılmaya ve kurumaya, bir yandansa mutlu anların geri dönüş ve özdeşliğine karşılık gelen bu Proust zamanı, eser ile edebiyat arasındaki özsel mesafenin -ki, bence, edebiyat dilinin derin varlığını oluşturur- içsel, tematik, dramatikleştirilmiş, anlatılmış, öyküleş-tirilmiş yansıtımından ibarettir.