«Hattâ Ankara'da ilk hükûmet oluşturulurken Meşîhat'ın kabineye sokulmamasına yani Şeriat Bakanlığı'nın kurulmamasına çok çalıştım. Nedeni dîni devletten ayırmaktır. Dîn kendi mukaddes mevkisinde dursun. Hükûmete karışmasın. Milletin dünyevî ve uhrevî saâdetine çalışsın. Hükûmet de dîne karışmasın. O da bu sâyede serbestlesin gelişsin.»
«Düşündüm. Sorunu ciddî bir biçimde çözmek gerek. Çözüm yolunu buldum. Millet Meclisi burada ya. Pâdişâhlığı lağvederiz. Bu yolla Pâdişâh da, İstanbul Hükûmeti de kalkar. Biz kalırız. Kısa ve kolay bir çözüm biçimi. Benim eski yıllardan beri bir mukaddes emelim vardı. Bu da devlet ile dîni birbirinden ayırmak idi. Bence Türkiye'nin felâketlerinin en önemli nedeni lâik olmamasıydı.»
«Ne bileyim? Bu adam kendini halis bir Türk gibi gösteriyor. Sözleriyle Türkçülük yapıyor. Türk Ocağı'na üye olmuştur. Pek içi dışı başka adamdır. Yandım ama oldu.»
«Bunu Lozan'da öğrendiğim vakit bana inme iniyordu. Bir gün Lozan'da İsmet bizzat kendisi Bitlisli olduğunu, orada Türk olup olmadığını benden sordu. O vakit donup kaldım.»
«Hayret!.. Bana dediğini yaptı. Ben de çok keyiflendim. Bir Türk başkandır. Türk'ün işini Türk görecektir. Demek Türk'ün adamı var, dedim. Meğerse ben ne hata etmişim?!.. Bir Abaza'nın atılmasına, ancak yerine bir Bitlisli Kürdün geçmesine neden olmuşum!..»