«Yanıma geldi: «Yahu! Sen ne yaptın? Sen ne müthişsin be!.. Bilmezdim.» dedi. Sâde güldüm. Tekrâr celse açılınca, kürsüye çıktı. Ankara'da kalmak, Kayseri'ye gitmemek, ordunun Sakarya'da kalması için söyledi.»
«Vakayı ben unutmuş değildim. İsâbet oldu. Bir tarafı tenevvür etmemişti. Şimdi bizzat İsmet tenvir etti. Demek bunu İsmet gözdağı vermek için yapmış. Bunun için iki câna kıyıyor. Bunun da sebebi herkes korkup, kimse sesini çıkarmasın.»
«Sakarya'ya vâsıl olunca İsmet iki genç mülâzımın gösterilen mevzide durmadılar diye idâm edilmelerini emretmiş. Bu cezâ pek haksız imiş. Çünkü ordu mağlûp olmuş, çözülmüş, herkes kaçan kaçana olmuş. Bunlar da kaçmışlar. Bütün ordu zabit ve kumandanları İsmet'e yalvarıp affinı istemişler, Zabitin biri pek değerli imiş. Sonra tamâmıyla masûm imişler İsmet dinlememiş, kurşuna dizdirmiş. Diyorlardı ki, böyle kurşuna dizdirmek İâzımsa hepimizi, hele evvelâ İsmet'i kurşuna dizmek lâzımdır. Hep kaçtık. Tamâmıyla doğru. Bu adam cehaleti ile kırdırdığı binlerce vatan evlâdı yetişmiyormuş da, üstüne bunları da yollamış.»
«Açtım ağzımı yumdum gözümü «Ordu bütün senin aleyhinde. Cahil bir idâre ile bu hâle geldik. Yoksa mağlûb olmazdık. Alimâne idâre isteriz diyorlar. Meclis sana bir şey yapamaz diyorsun. Ben zannederim ki, seni tutar, Meclis'in kapısına asar bile. Bu kahkarî hezimetin mesûlü sensin.» dedim. «Ben yalnız değilim ki, Mustafâ Kemâl Paşa'nın emirlerini yapıyorum.» dedi «Onu da asarlar.» dedim.»