Spoiler olabilir!!
Zamanın acımasız çarkları arasında ezilirken, yavaş yavaş "büyük" adını verdiğimiz o sıkıcı, rakamlarla ve hesaplarla dolu soğuk dünyaya nasıl da gönüllü sürgün ediliyoruz. Antoine de Saint-Exupéry’nin Küçük Prens’i, bir çocuk masalı kisvesi altında yüzümüze çarptığı o sarsıcı gerçekle, aslında insan ruhunun adım adım nasıl taşlaştığının, masumiyetini nasıl yitirdiğinin en acı fermanıdır. Kitabın kapağını araladığım an, yıllar önce terk ettiğim, kapısını sıkıca kilitlediğim o çocukluk hayallerimin sıcacık, sarmalayan evine geri döndüğümü hissettim. O kadar saf, o kadar kirlenmemiş bir sığınaktı ki bu; okudukça boğazımda düğümlenen şey, sadece küçük bir çocuğun hüzünlü yolculuğu değil, kendi kaybettiğim o sınırsız ve özgür hayal gücüme yaktığım sessiz bir ağıttı.
Hepimiz birer gezegende yapayalnızız aslında. Kibirli kralların, sürekli hesap yapan iş adamlarının, anlamsızca fener yakıp söndürenlerin absürtlüğüne gülerken, içten içe aynadaki aksimize baktığımızı fark etmenin o soğuk ürpertisi sarar ruhumuzu. Ehlileştirilmeyi, yani birine emek vermeyi, o görünmez bağlarla bir ruha tutunmayı unutalı çok oldu. Bu yüzden tilkiyle edilen o veda, bir kitaptaki sıradan bir ayrılık sahnesinden çok daha fazlasıdır; insanın modern çağdaki o korkunç, kalabalıklar içindeki yabancılaşmasına ve kimsesizliğine atılmış ağır bir çentiktir.
"İnsan ancak yüreğiyle baktığı zaman doğruyu görebilir. Gerçeğin mayası gözle görülmez."
İşte bu cümle, varoluşun en yalın ama kabullenmesi en zor gerçeğidir. Bizler, gözümüzle gördüğümüz etiketlere, kusursuz derecedeki yapaylıklara, unvanlara o kadar tapar olduk ki, bir gülün üzerine titremenin, ona şefkat ve emek vermenin yarattığı o eşsiz aidiyet hissini kaybettik. Bir çiçeği dünyadaki diğer milyarlarca çiçekten ayıran