Şimdi kalkıp da şunu demeyin bana rica ederim: “Ne diye böyle acı
öyküleri tekrarlar durursun be adam? Yaşam zaten kısa mı kısa, zor mu
zor, dolambaçlı konuşup yaşamı kendine zehir etmek akıl işi mi sanki?
Hem sonra, bu acılar bizi ilgilendirmez ki, seni ilgilendirir sadece, yalnız
seni.” Cevabım şudur: “Hayır, heyhat! Sizi de ilgilendirir, sizleri de. İyi
olurdu, biliyorum, sizleri ilgilendirmeseydi. Çimenlikteki bu tümsekler
öyküsü herkesin başına gelir çünkü ve her birimiz, maksadımı
açıklayayım artık, bu acı olayların olup bittiği bir bahçenin sahibiyizdir.
Yüzyıllardır tekrarlanan eski bir öyküdür bu, sizler için de tekrarlanacaktır. Umursanmayacak bir yazınsal mecaz değildir bu,
istesek de istemesek de böyledir bu.”
O zaman, arkadaşım belleğimde canlanır,
arkadaşımı hatırlayınca duraklar ve gecenin sessizliğinde, yüksek sesle
sorardım:
– Uyuyor musun?
Cevap vermezdi bana.
Gerçekten uyuyordu çünkü, ama buradan uzaklarda, kayalıkların
dibinde, bir dağ mezarlığında uyuyordu ve yıllar gelip geçtikçe, kendisini
hatırlayan çıkmıyordu artık, çiçek götürmüyordu kimse mezarına.
Birini birine götüren bu tren,
Birini birine getiren bu tren,
Birinden birini almış ayırmıştır
Çekip koparmıştır birini birinden
Ben hangisi oldum,ilkin trene sordum
Sana, ona ve bir de kendime sordum
Gündüzün gecede okunduğu anda
Ben kimse gelmesin diye bekliyordum.