Varlığı yaşaması için zorunlu olan uykudan yoksun açıklansa, açıklanabilen bir dünya bildik bir dünyadır. Buna karşılık, birdenbire düşlerden, ışıklardan yoksun kalmış bir dünyada insan kendini yabancı bulur. Yitirilmiş bir yurdun anısından ya da adanmış bir toprağın umudundan yoksun olduğu için, bu sürgünlük çaresizdir. İnsanla yaşamı, oyuncuyla dekoru arasındaki bu kopma, uyumsuzluk duygusunun ta kendisidir. Sağlam insanlar arasında bile kendi intiharını düşünmemiş bir kimseye rastlanamayacağına göre, bu duyguyla hiçliği istemek arasında dolaysız bir bağ bulunduğu fazla açıklama yapılmadan da benimsenebilir.
Evet, on yıl! On yıl boyunca birbirlerinin kalplerini fethetmeye çalışıyorlardı. Birine bir yaşam boyu bağlanmak söz konusu olduğunda, bu süreye gerçekten uzun denilebilir mi?
Aşk her zaman gürültüyle bitmezdi.
Bazen bir yön değişikliği yeterli olurdu.
Bakışların başka bir yerde durması,
ellerin artık aynı şeyi aramaması.
Kadın, kalbinin yavaş yavaş geri çekildiğini hissetti.
Bu bir kopuş değildi; daha çok sessiz bir göçtü. İçeride bir şeyler söndü. Kimse görmedi. Kendisi bile bunu hemen kabullenmedi. Çünkü kabullenmek, kaybı resmileştirirdi.
Kadın fark ederdi.
Bakışların artık aynı yerde durmadığını, suskun luğun eskisi gibi dinlendirici olmadığını, kalbin yönünü usulca değiştirdiğini fark ederdi. Bilmek onda her zaman konuşmaktan önce gelirdi. Kelimeler geç kalırdı. Onların yerini sessizlik alır, sessizlik de zamanla ağırlaşırdı.