Bu kitabı okurken hem eğlendim hem hüzünlendim hem de zaman zaman sinirlendim diyebilirim. Duygusal tarafı güçlü ama bir o kadar da eğlenceli bir hikâyeydi benim için.
Öncelikle büyükanne Louise… Gerçekten kitabın yıldızıydı. Ölümcül bir hastalığı olduğunu bilmesine rağmen hayata sımsıkı sarılması, “ölmeden önce yapılacaklar” listesini tek tek gerçekleştirmesi, korkusuzluğu ve o muzip tavırları… Onu okurken sürekli yüzümde bir gülümseme vardı. Hatta itiraf edeyim, Nora ile olan dostluğunu Beck ile olan romantik ilişkiden daha çok sevdim. O kadın dayanışması, o sırdaşlık çok güzeldi.
Beck karakteri ise beni en çok duygusal anlamda etkileyen kişi oldu. Büyükannesine olan düşkünlüğü, onu kaybetme korkusu, çaresizliği… Dışarıdan güçlü, kontrolcü bir iş adamı gibi görünse de içinde kırılgan bir taraf vardı. Nora’ya karşı hissettikleri de zamanla yüzeysellikten çıkıp daha derin bir yere oturdu. Bence daha çok seven ve daha çok mücadele eden taraf Beck’ti.
Nora’ya gelirsek… Onu anlamadım değil. Geçmişi ve taşıdığı yükler, neden bazı kararları aldığını açıklıyor. Ama yine de “karşı taraf adına karar verme” meselesine biraz mesafeliyim. İyilik için bile olsa birini dışlamak bana hep biraz bencilce geliyor. Yine de karakterin güçlü ve ayakta duran yapısını sevdim.
Kitabın başlarında ilişkinin fazla tensel başlaması beni biraz düşündürdü. Açık konuşmalar ve sürekli bel altı espriler bir noktadan sonra yorucu geldi. Beklenti tek gecelik bir şey olduğu için başta mantıklıydı ama keşke duygusal bağ daha erken ve daha yoğun işlenebilseydi. Yine de hikâye ilerledikçe duygular ağır basmaya başladı ve o noktada kitap beni içine aldı.
Ortaya çıkan o gizli bağlantı kısmı ise gerçekten şaşırtıcıydı. Tahmin ettiğim gibi çıkmadı ve bu sürprizi sevdim. Ayrıca Jack karakteri de hikâyeye renk
Son Bir DilekVi Keeland · Pukka Yayınları · 2025317 okunma
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Gözleri En Güzel Yeri Monika Kim
Bu kitabı okurken şunu çok net hissettim: Bu sadece bir intikam hikâyesi değil, bastırılmış bir kadın öfkesinin adım adım deliliğe, takıntıya ve şiddete evrilme süreci.
Ji-won’un yaşadığı travma babasının gidişi aslında birçok hikâyede gördüğümüz bir kırılma noktası. Ama burada mesele yalnızca terk edilmek değil; terk edildikten sonra “yerine konan” bir erkek figürüyle yüzleşmek. George karakteri tam anlamıyla sinir bozucu. Sadece manipülatif değil; aynı zamanda üstünlük taslayan, bakışlarıyla rahatsız eden, varlığıyla alan kaplayan biri. Ji-won’un ona duyduğu öfkeyi okurken ben de gerildim. Çünkü o öfke temelsiz değil; sezgisel, birikmiş ve çok katmanlı.
Kitabın en çarpıcı tarafı ise “göz” metaforu. Balık gözleriyle başlayan o sahne… Açıkçası midemi bulandırdı ama aynı zamanda büyüleyiciydi. Yazarın betimlemeleri öyle güçlü ki, bazı sahneleri okurken durup nefes alma ihtiyacı hissettim. Mavi gözlerin bir simgeye dönüşmesi beyazlık, üstünlük, erkek bakışı, nesneleştirme bence romanın en zekice kurulan tarafıydı. Ji-won’un gözlere takıntısı aslında görülme ve görülüş biçimine bir isyan.
Psikolojik olarak rahatsız edici bir metin bu. Rüyalarla gerçek arasındaki çizgi bulanıklaştıkça Ji-won’un zihninin çözülüşünü adım adım izliyoruz. Ve en ürpertici olan şey şu: Onu tamamen haksız bulamıyorsunuz. Bu da kitabı ahlaki olarak gri bir alana taşıyor. “Haklı bir öfke” ile “haklı çıkmayan yöntemler” arasındaki o ince çizgi sürekli gerilim yaratıyor.
Irksal kimlik meselesi de çok güçlü işlenmiş. Asyalı bir kadının, beyaz bir erkek tarafından hem arzu nesnesi hem de küçümsenen biri olarak konumlandırılması… Bu, yalnızca bireysel bir travma değil; toplumsal bir eleştiri. Yazar, korku ve gerilimi sadece kanla değil, sistemle kuruyor.
Benim için bu