Son zamanlarda sık duyduğum ve isminin de çekiciliğiyle alıp okuduğum kitap.
Gerçekten severek okuduğum sonunun, derin düşüncelerle kendimi sanki Martinin yanında hissettirdiği bir kitap oldu benim için.
Kitabın son paragrafını buraya da yazmak istiyorum
" Elleri ve ayakları çırpınmaya, telaşla hareket etmeye başladılar. Ama Martin onları ve onları çırpındıran yaşama içgüdüsünü kandırmıştı. Çok derinlerdeydi şimdi. Elleri ve ayakları ne yaparlarsa yapsınlar onu suyun yüzeyine çıkaramazlardı. Düşlerle dolu bir ortamda ağır ağır yüzüyor gibiydi. Çevresini renkler ve ışıklar sarmış, kuşatmış, onu içine almışlardı. Neydi bu? Bir fenere benziyordu; ama beyninin içindeydi, yanıp sönen, parlak , beyaz bir ışık. Giderek daha hızlı çakıyordu. Uzun, uğultulu bir ses vardı. Ona öyle geliyordu ki hiç bitmeyen bir merdivenden aşağı yuvarlanıyordu. Aşağılarda bir yerlerde karanlığın içine düştü. Bu kadarını anlamıştı. Karanlığın içine yuvarlanmıştı. Ve bunu anladığı anda artık hiçbir şey anlamaz oldu. "
Demek ki şunu anlıyorum, insan her ne kadar daha iyisini daha ulaşılmazı hayal etse de günün birinde ona kavuştuğunda kendisi için anlamsızlaşması çok muhtemel görünüyor.
O halde anı yaşamak, elindekini değerli kılmak ve ona sarılarak 'yaşam içgüdüsü'yle yaşamalı...