Yaklaşık olarak 1950’ler, çok partili döneme geçiş zamanları, İzmir açıklarında bir ada; Köstence’de bir ailenin etrafında geçen bir kurgu Deli İbram Divanı. Balıkçılıkla geçinen, yokluk içinde aileler ve deniziyle-doğasıyla bir Ege kasabası var arka planda. Bolca da İzmir’in semtleri, kıyıları var. Çok yönlü, çok katmanlı bir metin; tarih, toplum, insan, hayvan, doğa, adalet pek çok şey bulmak mümkün. Açlıkla mücadele, hayatta kalma içgüdüsü, insanın kötülüğü, yok ediciliği, kapitalizm, güç-iktidar-adalet kavramlarının nasıl da tarihin her döneminde aynı yerde durduğu, küçük insanların bir yandan iç dünyaları, bir yandan dünyada yer edinme, hayata tutunma çabası; her şeyden ama her şeyden çok da acımasızca katledilen yunusların korkusu, acısı kitabın beni içine sürüklediği düşünceler.
Yazarın dili, betimlemeleri, anlattıkları, yer yer efsanelere yer verişinin de etkisiyle, arka planda Çukurova değil de Ege kıyıları olan bir İnce Mehmed okuyormuşum gibi hissettim. İnce Memedin biri gitse ötekisi gelen ağaları yerine Köstence’nin Eczacı Süleyman’ı var.
Ne desem az diye hissettiğimiz kitaplar olur ya anlatırken, bu kitap öyle bir kitap oldu benim için. Çok çok sevdim. Sonlara doğru olay örgüsü biraz hızlandı, kitabın çizgisi biraz değişti gibi hissetsem de bütünüyle çok çok beğendiğim bir kitap oldu. İzmir ve çevresinde geçmesi, bildiğim yerlerle karşılaşmak ayrıca hikayenin içine çekti beni.
Deli İbram Divanı’nı bir dönem her yerde karşıma çıktığı için merak etmek bir yana dursun görünce neredeyse kafamı çevirecek durumda olduğumu hatırlıyorum. İnstagramda benimkine benzer düşüncelerle ilk çıktığı zamanlarda okumayıp, yakın zamanda okuyan bir arkadaşımın güzel bir yorumunu görünce ve kitabın konusu hakkında fikrim bile olmadığını anlayınca okumaya karar verdim.