Hamnet, filmiyle birlikte pek çok okurun dikkatini bir anda üzerine çekti. Kitap aslında Türkiye'de 2022 yılında basıldı ancak en çok okura filmiyle birlikte 2026 yılında ulaştı. Peki, hak etti mi bu ilgiyi?
Kitabın konusu William Shakespeare'in oğlu Hamnet'in ölümü ve geride bıraktığı acı. Hepimiz Shakespeare'in meşhur tiyatro oyunu Hamlet'i biliyorduk ancak bu oyuna ilham olan oğlundan haberimiz yoktu. Bu noktada kitabın içeriği aslında çok çarpıcı. Ancak ne yazık ki başlarda kitaba tutunmakta çok zorlandım, dikkatimi veremedim çünkü kitap sizi bir anda içine çekebilen bir kitap değil. Neden böyle oluyor, sorun bende mi acaba diye kendimi sorgulamıştım lakin pek çok okurdan aynı yorumu aldım. Satırlar ve sayfalar biraz daha ilerledikçe anlatının oturmaya başladığını ve dikkatinizi toplamaya başladığınızı görüyorsunuz. Shakespeare'in tiyatro aşkının, aile babası oluşuna ağır basmasıyla birlikte evin ve ailenin yükü karısı Agnes(Anne)'a kalır. Devir değişse de değişmeyen tek şey kadının omuzlarındaki yük olacaktır. Çocuklarına karşı sevgi dolu bir anne olan Agnes, oğlunun ölümüyle birlikte her anne gibi yıkılacaktır. Kitabın beni en çok etkileyen ve en başarılı bulduğum bölümleri bu kısımlardı. Yazar bir annenin evlat kaybında hissettiği ve yaşadığı çığlıkları çok başarılı anlatmış. Okurken o hüznü yüreğinizde hissediyorsunuz. Agnes için üzülürken zaman zaman da kendinizi Shakespeare'e kızarken buluyorsunuz. Tamamen ne yaşadığını bilemeyiz ancak bir baba olarak onun da evladını kaybetmesi muhakkak kolay değildir ve içinde tuttuğu çığlıklarını dışarı atmak için seçtiği yol yapmayı en iyi bildiği şeydir: tiyatro. Eminim, "Hamlet"i yazarken her bir sayfasında ayrı acı çekmiştir.
Kitabı okuduktan sonra filmini de izledim. Film kitaba birebir bağlı kalacak şekilde
Monoton hayatın içerisine sıkışıp kalmış Sadık Bey, ne işinde ne kendi içinde ne de hayatında yükselmeyi başaramamış sıradan bir adamdır. Yıllar içinde arkadaşı ile birlikte açtığı şirketin başına bir gün arkadaşı geçerken o muhasebe müdürlüğü vasfında kalmış, eşinden ayrılmış, her gün ev ile iş arasında mekik dokumaktadır. Etrafı insanlarla çevrili yalnızlardandır. Bu da zaman içinde kendini sorgulamaya dönüşür ve dışarıda nahifliği ile bilinen Sadık Bey, tüm hırsını kendisinden çıkarır. Hayatıyla, benliğiyle yüzleşmeye ve sorgulamaya başlar. Aslında Sadık Bey toplumdaki kalıplara sıkışmış birçoklardandır. Bir kere gelinen dünyayı yaşayamayan ve sahip olduklarıyla yetinmeye çalışandır.
Pınar Kür'den okuduğum ilk kitap Sadık Bey ancak son olmayacak. Dili, anlatımı ve üslubunun sürükleyiciliği oldukça hoşuma gitti. Ben yazara diğer kitaplarıyla devam ederken size de Sadık Bey'i ve onun hapsolmuş benliğini okumanızı tavsiye ederim.
Müslümanlık, Müslüman olmayan birisi tarafından ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi. Yazar bir söyleşisinde kendisinin ateist olduğundan ve Sahra Çölü'nde kaybolduktan sonra bulunana kadar geçirdiği bir gece içerisinde inanca ve dinlere karşı yaklaşım duymaya başladığından bahsetmiş. Mösyö İbrahim ve Kuran'ın Çiçekleri kitabı da işte bu ilgi ve Doğu kültürüne gösterilen yönelimin sonucu olarak ortaya çıkan kitaplarından birisi. İçeriğinde Yahudi bir çocuk ile Müslüman bir adamın kurduğu dostluktan yola çıkarak kan bağına ihtiyaç duymadan da aile olunabileceği, Müslümanlığın özüne bakıldığında ne kadar güzel bir din olduğu, yardımseverliğin ve insanseverliğin bir zararının dokunmayacağı gibi geniş bir yelpazeye değinilmiş hem de sadece 55 sayfada. Yazarın dinimize karşı bu kadar olumlu olmasında Müslüman olmamasının büyük payı var diye düşünüyorum. Bizim gibi her gün dindaşlarımızın harama el uzatmasına, namusa göz dikmesine, içi acımadan insan öldürmesine, kapalı olduğu için tek dindarın kendi olduğunu düşünmesine, hasetten karnı hiç doymadan beslenmesine bu kadar tanık olsaydı muhtemelen bu kitabı, bu içerikte yazamazdı. Keşke kitap devlet eliyle tüm vatandaşlarımıza ücretsiz dağıtılsa da insanlar aslında İslamiyet'in gerçekte sadece iyiyi ve güzeli barındırdığını yeniden hatırlasa. Kelamın sonuna gelecek olursam, beni çok etkileyen ve kalbimde ayrı bir yer edinen kısacık ama etkisi büyük bir kitap okumuş oldum. Yazara diğer kitaplarıyla da devam edeceğim ve sizin de eserleriyle tanışmanızı temenni ederim.
Herkesin incelemelerinde Sevgi Soysal güzellemesi yaptığını fark ettim. Ancak benimki öyle olmayacak. Bizim insanımızda böyle bir anlayış vardır: Eğer bir şeylere baş kaldıran, kuralların dışına çıkan, özgürlükçü bir yapıya sahipseniz her ne yaparsanız yapın o doğrudur ve desteklenmelidir. Hayır efendim öyle değil, evet insan dediğin bu karakterde olmalı, düşüncelerinin ve işinin arkasında durmalıdır ancak bu onun her yaptığının doğru olduğunu göstermez. Sevgi Soysal'ın da kalemi güzel ve akıcı olmakla birlikte kitabın içeriği beni çok rahatsız etti. Yazarın kitabı hep gerçek hayatta olanların yazıya dökümü olarak tasvir edilmiş ancak bunlar bizi gerçekte ne kadar rahatsız ediyorsa okurken de etmeli. Bugün hayvanlara tecavüz eden birine sapık gözüyle bakıp eleştiriyorsak bu bir kitapta anlatıldığında da sırf yazarı üzerinden güzelleme yapıp helal olsun ne kadar da güzel anlatmış demek benim anlayışıma uymuyor. Edebiyat zaman zaman bir kaçış, bir anlayış, bir aydınlanıştır fakat bu kitabın bende hiçbirini yarattığını düşünmüyorum. Aynı rahatsızlığı Hakan Günday'ın Az isimli kitabını okurken de hissetmiştim çünkü benim için Edebiyat bu değil. Kitap bir zaman müstehcenlik sebebiyle toplatılmış, incelemelerinde bu duruma itiraz edenler bu kitapla müstehcenlik ne alaka demişler. Afedersiniz ancak kitabın başından sonuna kadar müstehcenlik hakimken siz bunu diyorsanız, nasıl okudunuz anlayabilmiş degilim. Sevgi Soysal ve ödül almış kitabıyla ilgili bu tarz bir yorumda bulunmamı belki de hadsizlik olarak görecek olanlar vardır, kalemine hiçbir şey diyemem çünkü oldukça iyiydi, lakin içerik beni oldukça rahatsız etti. Bir erkek ve bir kadın karakter üzerinden hayatın, insanların, toplumun, aşkın ve daha nice ayrıntının sorgulanmaya çalışıldığı bu kitapta bence gereksiz