Ne beklersiniz yaşamdan? Ne bekler yaşam sizden? İkiniz de tüketirsiniz hoyratça zamanı. İşte asıl geride kalanlar sıkar canımızı.
Yedi yaşında başlarsın okula, sayma ondan öncesini. Sonra, yıllar yılı gider gelirsin, kara tahtalı değirmene, berrak zamanını öğütmek için. Yirmi iki civarı alırken diplomanı, tüketivermişsindir üçte birlik zamanını. ‘Diploma yetmeez’ diyor topal şarapçı, ‘İyi bir iş bul da gel hele bakalım. Askerliğini de yap bir de, sonra evlen bakalım.’
İşte bir on yıl daha uçuveriyor ansızın. Yaş oluveriyor otuz beş! Gerçekten yarısı mıdır yolun? Belki de yarısından da yakın, geriye bakma sakın küheylan! Kopuverir zincirleri yaşamın, bir iplik gibi ansızın.
‘Hele bir borçlarımızı ödeyelim, sonra daha iyi yaşarız, şimdilik biraz sabır’ diyor karım Nazife! ‘Hele bir başımızı sokacak yuva olsun da, gerisi kolay‘ diyor. Bu da doğru hani. İşte böyle yitiyor hep on seneler, eriyen buzlar misali.
Karım, çocuklarım, kooperatif başkanım, yardımcım, tek tük arkadaşlarım ve TV’deki haber spikeri, işte bu kadar çevremdekiler. Bunlara bakıyor yıllardır gözlerim. İşte bu yüzdendir ki, ‘Miyopsun’ diyor doktorum. ‘Tak gözüne iki numara.’
Ellinci yaş günümü kimse fark etmiyor bile. Ufaklığın diploma töreni var. Ne biçim alışveriş bu? Anlayamadım gitti. Yapmak istediğim birçok şey, özlem kapısında yitti.
Hırsla mutfağa dalıyorum, ne varsa atıştırmak için. Sıcacık bir el tutuyor elimi ‘Perhiz yapmalısın artık’ diyor karım Nazife. Doğru da söylüyor hani.
Kalan on yılımın birkaç yılı hastalıkla geçiyor. Gerisi de torunların peşinde. ‘Ulan hani yaşayacaktık’ diye bağırıyorum. ‘Sakin ol, tansiyonun yükselecek’ diyor eşim Nazife.
Nedir yaşamın kısır döngüsü anlayamadım gitti. ‘İyi yaşadık, hoş yaşadık’ diyor karım. ‘Patronların da pek severlerdi seni, çok da