Büyük bir dinsel zorbalık merdiveni vardır, çoktur basa. makları; ama bunlardan üç tanesi en önemlileridir. İnsan bir
zamanlar tanrısına insanları, belki de en sevdiklerini kurban ederdi, - tarih öncesindeki tüm dinlerde ilk doğan çocuğun kurban edilmesi buna dâhildir; İmparator Tiberius'un Cap-ri Adası'ndaki Mitras mağarasında kurban edilmesi, Roma çağdışılıklarının en tüyler ürperticisi de buna dâhildir. Son-ra insanlığın ahlaki döneminde, insan sahip olduğu en güç-lü içgüdüyü, "doğasını" kurban etti tanrısına; keşişin, bu inanmış "doğallık-karşıtı"nın salim bakışında bu şölen neşesi parıldıyor. Nihayet: ne kaldı geriye kurban edecek? Sonunda her türlü avutucu, kutsal, iyileştirici olanı, her türlü umudu, gizli uyuma, gelecekteki mutluluklara ve ada-letlere duyulan her türlü umudu, her türlü inancı kurban etmek gerekmez miydi? Tanrının kendisini kurban etmek ve kendi kendine zorbalıkla, taşa, aptallığa, ağırlığa, kade-re, hiçliğe tapınmak gerekmez miydi? Hiçe karşılık tanrıyı kurban etmek son zalimliğin bu paradoks gizemi, şimdi gelmekte olan kuşağa saklandı: hepimiz şimdiden birazını biliyoruz bunun.