Hıristiyan Havarilerden Paul bir noktada, "Sonuçta kim-se bedeninden nefret etmedi," der. Bu, o zamanda ve o kültürde mantıklıydı.
Peki şimdi bedeninden nefret etmeyen kimse tanıyor mu-sunuz? Pek az olduğuna eminim. Vücut resimleri o kadar yay-gın ki kendimizi kıyaslama ve nefretten alıkoymamız neredeyse imkânsız. Dalai Lama 1990'larda Batılı psikolog ve psikiyatristlerin "kendinden nefret"ten bahsettiği bir konferansa katıldı. İlk birkaç saati doktorları dinlemekle geçirdi ve İngilizcesinin onu yanılttığını düşündü. Kendisine ve diğerlerine sordu, "Gerçekten "kendinden nefret" mi diyorlar?" Ve Doğu felsefesinde ve politikasında kendinden nefret etme fikrine yer olmadığını anlattı. Fakat doktorlar bu durumdan Batı'da çok yaygın ve bulaşıcı bir hastalık-tan bahseder gibi bahsediyordu. Dalai Lama bu deneyimi aklında nereye koyacağını bilemedi.
Fakat biz biliyoruz. Hatta çok iyi biliyoruz. Ve en yıkıcı şekilde kendimizden nefret ediyoruz. Üstelik bu nefretle kendimizi değiştirmeye çalışıyoruz. Fazla kilo konusuna dönelim. Austin Powers filmindeki şişman İskoç karakter şöyle diyor: "Yiyorum çünkü mutsuzum. Mutsuzum çünkü yiyorum. Tam bir kısırdöngü."
Kendinizden nefret etme noktasından yola çıkarak olumlu bir değişime varamazsınız. Sebebi basit. Değiştirmek istediğiniz dön-günün ta kendisi size kendinizi iyi hissettiriyor. Bunu bitirmek, size iyi gelen tek şeye son vermek gibi hissettiriyor. Bu yüzden de diyetlerimizi ve spor planlarımızı kendimiz sabote ediyoruz. Motivasyonumuz kendini sevmemek olduğunda, kendimizden daha da nefret edeceğimiz şekilde davranmamız kaçınılmaz. Bu bizim için iyi olsa bile.