Descartes felsefesi insan olan ile olmayan arasındaki ayrı
mı, zihin üzerinden yapmıştı. "Düşünüyorum, o halde varım"
mottosuyla ifade edilen "insanlık" anlayışı, genetik müdahale,
klonlama, yapay zeka vb. biyoteknolojik gelişmeler karşısında
sorgulanabilir hale geldi. Çünkü insanlar arasında ve insanlar
ile hayvanlar arasında doku ve organ alışverişi, "gerçek" insanlığın özünün ne olduğu ile ilgili sorunun cevaplandırılmasını da
imkansız hale getiriyor. Teknoloji her geçen gün daha fazla in-
sanı "insan ötesi beden" haline dönüştürüyor. Sürekli, yapıçö-
zümü yaşayan bir siborg ontolojisi ve protez bir varoluş imka-
nı sunuyor.
Bu biyoteknolojik gelişmeler bizim "insanlık" anlayışımızı
nasıl etkileyecek? İnsan ötesi bir varlığa mı dönüşüyoruz? Yok-
sa zaten "üzerine et giydirilmiş zihin" olarak tanımlanmamızın
kendisinde mi problem? Aydınlanma'nın "insan=düşünen hay
van" ön kabulü üzerinden yapılan bu tartışmalara, insanın ruhu
da olan bir varlık olduğundan hareket eden Müslümanlar, nere
sinden dahil olacak? İşte bu sorular eşliğinde girdik yeni binyıla.
Genetik ve biyoteknolojideki yeni gelişmeler, insanın moleküler
boyutuna vurgu yapıyor. Ama insan ne sadece moleküler ve bi
yolojik, ne de sadece psikolojik ve sosyolojik bir varlık. İnsan ay
nı zamanda ve hepsinden önemlisi müteal bir varlık. İşte bu se-
beple organ naklinden embriyonik kök hücre tedavisine, gene
tik müdahaleden beyin kimyasını değiştiren nörolojik tedavilere
kadar pek çok konuyu sadece pratik düzeyde değil tam aksine ve
özellikle teorik düzeyde, metafizik, felsefi, dini, ahlaki düzeyler
de tartışmamız gerekiyor.