İleriye umutla bakamadığım için eski tatlı ve güzel şeyleri hatırlamaktan başka çarem yoktu, hayat bir şekilde, birçok açıdan kendini rahatlatma bahaneleri sunar insana.
Etrafımdaki her şeye karşı bir “kayıtsızlık” içindeydim ki bu tanımın bir anlamı var mı bilmiyorum. Yağmur altında kalmış küçük bir ağaç gibiydim. Yağmur damlaları üzerime düşüyordu. Bir damla düşüyor ve bir yaprak kımıldıyordu.
Dilsiz, her akşamı saatlerce tek başına dolaşıyordu sokaklarda. Bazen keskin ve nemli mart rüzgârlarıyla soğuk olurdu geceler, bir yağmur boşanırdı bazen de. Ama onun için önemi yoktu bunun. Yürüyüşünü hızlandırırdı, ellerini pantolonunun ceplerine ta dibe kadar sokmuş olurdu. Sonra haftalar geçti, günler daha sıcak ve daha yumuşak olmaya başladı. Sinirliliği yavaş yavaş bitkinliğe dönüştü, üzerine çok sakin bir görünüş geldi. Yüzüne çok üzgün ya da çok zeki insanlarda görülen düşünceli bir rahatlık geldi. Ama hâlâ başıboş dolaşıp duruyordu kasabanın sokaklarında, hep sessiz ve tek başına.