Gölgesizler, kayboluşların ve belirsizliklerin romanı. Belli bir merkezde toplanmayan, daha çok oradayken yok olan bir varoluşun hikâyesi. İnsanlar doğuyor, yaşıyor, sonra birdenbire yok oluyor; tıpkı gözümüzün önünde akıp giden ama fark etmediğimiz hayatlar gibi.
Romanın yapısı da bu kayboluşları pekiştiriyor. Bir yanda berberin hikâyesi, bir yanda köyde yaşananlar… İkisi birbirine karışıyor, ama hiçbirinde kesin bir merkez bulamıyoruz. Zaman parçalanıyor, mekân bulanıklaşıyor, karakterler bir anda kayboluyor ya da yeniden ortaya çıkıyor. Bu yüzden roman, bir anlatıdan çok, bir rüya ya da gölge gibi akıp gidiyor. Hasan Ali Toptaş, olayların nedenini açıklamıyor; aksine belirsizlikleri çoğaltıyor.
Muhtar’ın kayboluşu ya da Cennet’in oğlunun bitmeyen "Kaar nedeen yağaar, kaaarrr?" sorusu, hayatın kendisinin anlaşılmazlığını yansıtıyor. Bekçinin gözünden ise, insanların devletin gözündeki yerini görüyor; köydeki hayatların aslında ne kadar kırılgan ve önemsiz sayıldığını hissediyoruz.
Benim için Gölgesizler, bir hikâyeden çok, kendi varlığımı sorguladığım bir deneyimdi. Okurken fark etmediğimiz hayatların ve görünmezliğin ağırlığıyla yüzleşiyoruz.