Uyanık insanları bekleyen tek ama tek bir görev vardı: kendini aramak, kendi içinde bir sağlamlığa kavuşmak, el yordamıyla kendine özgü yolda ilerlemek, yolun nereye çıkacağına aldırmamak.
Ruhlar konusunda hiç bilgim yok doğrusu; kendi düşlerimde yaşayıp gidiyorum, sen de bunu hissettin. Başkaları da düşlerde yaşıyor benim gibi ama kendi düşlerinde değil; aramızdaki ayrım da bu.
Dışımızda gördüğümüz şeyler, içimizdekilerin aynısıdır. İçimizdekinin dışında başka bir gerçek yoktur. İnsanların çoğunun gerçeğe bu kadar aykırı bir yaşam sürmesinin nedeni, kendileri dışındaki görüntüleri gerçek saymaları, içlerindeki dünyaya ise asla söz hakkı tanımamalarıdır. Evet, bu mutlu kılabilir insanı. Ama insan bir kez işin bilincine vardığın da, çoğunluğun izlediği yolu seçmesi diye bir şey söz konusu olamaz.
Çünkü öldürmek istediğiniz falan ya da filan kişi değil, bir başkasının kılığına giren sizsiniz kuşkusuz. Biz bir insandan nefret ettiğimizde, kendi içimizde yuvalanıp bu insanın görüntüsüyle karşımıza çıkan birinden nefret ederiz.
Doğa sizi yarasa olarak yaratmışsa, kendinizi nasıl devekuşu yapabilirsiniz? Kendinize bazen acayip biri gözüyle bakıyor, çoğunluğun gittiği yolu izlemediğiniz için kahroluyorsunuz. Böyle davranmayı bırakın. Ateşe bakın, bulutları seyredin; içinizde kimi sezgiler uyanıp ruhunuzdan kimi sesler yükselmeye başladığında, kendinizi bırakın onlara; böyle bir şey acaba öğretmeninizin ya da beybabanızın ya da aziz bir tanrının işine gelir mi, gelmez mi; onlar bunu hoş karşılar mı, karşılamaz mı diye düşünmeyin hiç! Çünkü insan kendini yiyip bitirir yoksa. Bu, insana soluğu kaldırımda aldırır, fosilleştirir onu.