Aristo

Aristo
@EmancipatedBrain
Bilimde (ve doğada) değişmez gerçekler yoktur! Bilimde kanunlar yoktur! Bilimde sadece geçici olarak, bildiğimiz Evren dâhilinde her seferinde aynı sonuçları veren doğa gerçekleri vardır ve bu gerçekler sayesinde geliştirdiğimiz hipotezleri bir araya getirerek kurduğumuz kuramlar (teoriler) vardır. İşte bu açıdan bakıldığında, hayatımızdaki birçok bilimsel kuramın ne kadar güçlü olduğunu görebiliriz. Canlıların hücrelerden oluştuğuna dair argümanlar bütünü bile bir teoridir, Hücre Teorisi olarak geçer. Bir düşünün; eğer teoriler “daha da ispatlanınca” kanun olsaydı, incelediğimiz milyonlarca canlı türünden istisnasız her birinin hücresel yapıda olması yeterince ispatlandığını göstermez miydi, dolayısıyla bu teorinin artık kanun olmasını gerektirmez miydi? Newton’un cisimlerin hareketiyle ilgili açıklaması özellikle 1950’lerden sonra yayınlanan, yani Görelilik Kuramı ve Kuantum Kuramı’nın bilimde yaygınlaşmasından sonra yayınlanmış bütün bilimsel dergilerde Newton’un Kütleçekimi Teorisi olarak geçer. Sizce bütün cisimler yere düştüğü halde, bu teorinin bir “kanun” olarak anılmaması saçma değil mi? Gazların davranışlarıyla ilgili bilimsel açıklamalarımızın toplamına Gazların Kinetik Teorisi adı verilir. Elektronların çekirdek etrafındaki dönüşünü açıklayan güncel açıklamalar Modern Atom Teorisi olarak anılır. Sizce kolaylıkla gözleyebildiğimiz gazların hareketlerini açıklayan ve şu anda gazları kullanarak faydalandığımız her âleti üretmemizi sağlayan açıklamalar neden hâlâ “kanun” değildir? Yoksa gazların hacmi ile basıncı arasındaki ilişki yeterince ispatlanmamış mıdır? Yoksa yeterince yaygın olarak kabul görmemekte midir? Elbette bu soruların cevabı açıktır: Bunlar teoridir ve teori olarak kalacaklardır, çünkü teoriler bilimsel açıklama gücümüzün doruğudur.
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Toplumsal gelişme, bir anlamda, egemen sınıfların bilim üzerindeki tekelinin giderek kırılması, bilimsel bilginin toplumsallaşması ve bu yolla insanların bilim etkinliği alanında da özgürleşmesi demektir. Kısacası, popüler bilim toplumsal aydınlanmanın son derece etkili bir aracıdır ve gerçek bir bilim insanı, sadece bilim yapmanın değil, bilimi toplumsallaştırmanın da neferi olmalıdır.
Din vs Bilim
Bilim, seküler düzlemde, deney ve gözlemlerden yola çıkarak dünyayı anlama, açıklama ve insan yararına dönüştürme çabasıdır. Birtakım inançlar, ahlak kuralları ve ibadetler (tapınma biçimleri, ritüeller) içeren din ise, özünde, insan yaşamını, insanın içinde bulunduğu evrenle belli ölçüde doyurucu ve anlamlı bir ilişkiye sokma çabası ve insansal işlerin yürütülmesinde bilgelik sağlama girişimi olarak karşımıza çıkar. Din, bilgi edinme anlayışında kendini vahye dayandırırken, bilim deney ve gözleme odaklanmaktadır. Bilimde betimlemeye ve açıklamaya odaklı “neden” ve “nasıl” sorularına yönelinirken, dinde Tanrısal hikmete ve ereksel açıklamaya dönük “niçin” sorusuna yönelinmektedir. Bilimde olguları anlamaya ve açıklamaya ek olarak, onları insan yararına sunma ereklenirken, dinde insanı Tanrıya yöneltmek ve onu ahlaki açıdan aşkınlaştırmak hedeflenmektedir. Öte yandan bilimde nesneler dünyası üzerinde gücümüz artırılırken, dinde yalnızlık, umut, korku, yalıtılmışlık, yetersizlik, kırılganlık gibi psikolojik gereksinimlerimize yanıt verilmeye odaklanılmaktadır. Dinin metafizik savları sınanabilir değilken, bilimin savlarının doğruluk ve yanlışlıkları sınanabilir. Kaldı ki din, son çözümlemede, Tanrıyla iletişim kurduğuna inanılan tek ya da birkaç kişinin haberlerine dayanmaktadır. Daha açık bir deyişle söylersek, tüm dinler, kendisini ortaya koyan peygamberin, “Ben bunları Tanrıdan aldım” savlarına dayanmaktadır. Temelde böylesi bir sav hiçbir sınanabilirlik niteliği taşımamakta, onu kabul öznel bir inanca bağlı kalmaktadır. Bu yüzden dinlerde peygamberlerin güvenirlik niteliği sıklıkla vurgulanır. Ancak hayatının büyük bir bölümünü güvenilir ve doğru olarak geçirmiş birisinin, belli bir zamandan sonra bu niteliğini yitirmeyeceğine mantıksal açıdan kimse güvence veremez.
Teistik anlayış, insanı Hacivat-Karagöz gölge oyunundaki figürlere çevirir. Nasıl gizli bir el, kuklayı oynatıyorsa, teizmde de insan Tanrı karşısında kuklaya dönmektedir. Her şeyi Tanrının takdir ettiği, yazgıladığı, irade ve kudretiyle anlık olarak yarattığı bir evrende, insanın üretken, çalışkan, girişimci ve var edici olduğunu söylemek boşunadır. Bu yüzden, teistik anlayış egemense insanlar atıldır ve orada herkes gözünü gökyüzüne döndürmüştür ve her şeyi Tanrıdan bekler. Dilimizde yer alan “Allah belanı versin, Allah ıslah etsin, maaşallah, biiznillahi telalâ (Allah’ın izniyle)” vb. deyişler bu anlayışın ilginç izdüşümlerdir. Adam birini öldürür, kader kurbanıdır; trafik kazası yapar Tanrısal takdirdir vb. Mehmet Akif Ersoy bu anlayışı eleştirel bir dille çarpıcı bir biçimde şöyle ifade eder: … Demek ki her şeyin Allah… Yanaşman, ırgadın o; Çoluk çocuk ona âit: Lalan, bacın, dadın o; Vekîl-i harcın o; kahyan, müdîr-i veznen o; Alış seninse de, mes’ul olan verişten o; Denizde cenk olacakmış… Gemin o, kaptanın o; Ya ordu lâzım imiş… Askerin kumandanın o; Köyün yasakçısı; şehrin de baş muhassılı o; Tabîb-i aile, eczâcı… Hepsi hâsılı o. Ya sen nesin? Mütevekkil! Yutulmaz artık bu! Biraz da saygı gerektir… Ne saygısızlık bu? Hudâyı kendine kul yaptı, kendi oldu Hudâ? Utanmadan da tevekkül diyor bu cür’ete… Ha? … Her şeyi Tanrısal iradeye bağlayan, insanı edilgin sayan bir düşünsel dizgede, insanın bilgi ve değer üretmeye yönelmesini beklemek boşunadır.
Din
.... Ama, İkdâm gazetesi çevresinde toplanan bu Türkçülerden özellikle Fuad Râif Bey’in, Türkçe’yi yalınlaştırma konusunda yanlış bir görüşü izlemesi, Türkçülük akımının değerden düşmesine yol açtı; bu yanlış görüş, “tasfiyecilik” düşüncesiydi. Tasfiyecilik, dilimizden Arap, Acem köklerinden gelmiş bütün sözcükleri çıkararak, bunların yerine Türkçe köklerden türemiş eski sözcükleri ya da Türkçe kökten yeni edatlarla yapılacak yeni Türkçe sözcükleri yerleştirmekten başka bir şey değildi. Bu kuramın uygulamasını göstermek üzere yayımlanan kimi makaleler ve mektuplar, zevk sahibi olan okurları tiksindirmeye başladı. Halk diline geçmiş olan Arapça ve Farsça sözcükleri Türkçe’den çıkarmak, bu dili en canlı sözcüklerinden, dinsel, ahlâksal, felsefî terimlerinden yoksun kılacaktı. Türkçe köklerden yeni yapılan sözcükler, dilbilgisi kurallarını alt üst edeceğinden başka, halk için yabancı sözcüklerden daha yabancı, daha bilinmezdi. Bundan dolayı, bu akım dilimizi yalınlığa, açıklığa doğru götürecek yerde, anlaşılmazlık ve karanlığa doğru götürüyordu. Bundan başka, doğal sözcükleri atarak, onların yerine yapay bir Türk Esperantosu[45] oluşturuyordu. Ülkenin ihtiyâcı ise böyle bir yapma Esperanto’ya değil, bildiği ve anladığı, alışılmış (olan) ve yapay olmayan sözcüklerin bileşiminden (oluşmuş) bir anlaşma aracına idi. İşte bundan dolayı, İkdâm’daki tasfiyecilik akımından, yarar yerine zarar (ve) ziyan doğdu.