Bazen sırların vardır. Ve dersin ki, hepsi iki dudağımın arasında ama, bıraktım kafamın içinde kalsınlar.
Yine de insan sosyal bir varlık, sürekli konuşmak, anlatmak, paylaşmak istiyor. Hele bu insan benim gibi biriyse, tüm bunları sıradan bir insanın isteyeceğinden on bin kat filan daha çok istiyor olabilir. Öyleyse bu suskunluk niye?
Bazen zihnindeki düşünceler asla susmaz, seni asla rahat bırakmaz, yakandan tutup seni kendine döndürerek onlarla yüzleştirmeye çalışacak kadar küstah olurlar. Elinde olsa kafanı duvarlara vura vura patlatarak hepsinden kurtulmak istersin. Ama bir tane beynin vardır ve o beyin sana daha çok lazımdır. Yani bu seçeneği de kafandan elersin.
Ama zaten bu gerekli midir? Onları zihninden atmak için çabalaman... Belki kaybedeceğin, yooo, belki de kazanacağın bu mücadeleye girmek yerine, onlarla yaşamayı öğrenemez misin? Onlara, seni anlıyorum, pişmanlık, seni anlıyorum, özlem, seni anlıyorum, öfke, seni anlıyorum, hayal kırıklığı, seni anlıyorum, yalnızlık ve ne olur sizler de beni anlayın deyip, zihninde kendi hallerinde yaşamalarına, ama bir daha asla yoluna çıkmamalarına izin veremez misin?
Bir sır iki insanın hayatını sonsuza dek birleştirebilir. Ters Düz'ün sonunda, madalyonun iki zıt yüzü olan üvey kardeşler Ece'yle Nilgün'ün kaderlerini sonsuza dek birbirine bağlayan sır gibi. Bu istemeden de olabilir; yani insan karanlık sırrına bir diğerini istemeden de dahil edebilir. Ya da bile isteye yapar bunu. İlki daha çetin bir durum gibi görünse de, aslında bu ikincisi daha zordur. O karar an'ı çok zordur çünkü. Söylemek mi, söylememek mi? Ona nasıl güveneceksindir? İleride sırtından vurulmayacağının garantisi var mıdır? Yoksa ona kendi ellerinle güçlü bir koz mu veriyorsundur? Neyse ki hayatlarımızda bir kurgu romandaki ya da televizyon