İnsani varoluş suskunluk içinde kalamaz, sahte sözlerle beslenemez; ancak gerçek sözlerle, insanların dünyayı dönüştürmekte kullandığı sözlerle beslenebilir.
Söz içinde iki boyut buluruz: "düşünme" ve "eylem", Bu ikisi öylesine radikal bir etkileşim içindedir ki biri kısmen bile feda edilecek olsa, öteki dolaysızca zarar görür. Aynı zamanda bir praksis olmayan hiçbir gerçek söz yoktur. Bu yüzden, gerçek bir söz söylemek, dünyayı dönüştürmektir.
Özgün olmayan bir söz, gerçekliği dönüştüremeyen bir söz, kurucu ögelerinin birbirinden koparılması ile ortaya çıkar. Bir söz, eylem boyutundan yoksun bırakıldığı zaman, düşünme de otomatik olarak zarar görür. Sözün yerini boş laf, lafazanlık, yabancılaşmış ve yabancılaştırıcı "dırdır" alır. Söz, boş laf, dünyayı açıkça itham etmeyi beceremeyen laf halini alır çünkü dönüştürme yükümlülüğü olmayınca itham etme de imkansızdır ve eylem olmayınca dönüşüm olmaz.
Öte yandan düşünce bir yana bırakılıp tek yönlü olarak eylem vurgulanırsa, söz aktivizme dönüştürülmüş olur. Aktivizm -eylem için eylem- doğru praksisi inkar eder ve diyaloğu imkansız kılar. Sözün her biçimdeki bölünüşü, özgün/gerçek olmayan varoluş biçimleri yaratmasıyla, başlangıcındaki bölünmeyi yeniden zorunlu kılan, Özgün/gerçek olmayan düşünce biçimleri yaratır.
Problem tanımlayıcı eğitim, ezellerin çıkarlarına hizmet etmez, edemez de. Hiçbir ezme/ezilme düzeni ezilenlerin neden sorusunu sormaya başlamalarına izin veremez. Ancak bir devrimci toplum bu eğitimi sistematik şekilde uygulayabilir.