Çıkmak ve yumuşak alacakaranlığın içinden doğuya, parka doğru yürümek istiyordum ama ne zaman kalkmaya davransam, sanki iplerle oturduğum yere bağlanmışım gibi beni iskemleme geri çeken sert, keskin bir tartışmanın içine karışmış buluyordum kendimi. Yine de kente tepeden bakan sarı pencerelerimizin hizası, kararan sokaklardaki rastgele izleyiciye insan mahremiyetinden nasibine düşeni aktarmış olmalıydı ve ben de, yukarı bakıp merak eden o kişiydim. Hem içinde hem de dışındaydım, yaşamın durmak bilmez çeşitliliği karşısında hem büyüleniyordum hem de tiksiniyordum.
Bir anlığına son güneş ışıkları romantik bir etki bırakarak parlayan yüzüne düştu; onu dinlerken sesi, soluğumu keserek öne doğru eğilmeye zorladı beni; derken, gün battıktan sonra hoş bir sokaktan ayrılan çocuklar gibi, o parlaklık silinmeyen bir pişmanlıkla solup gitti.
Bir sabah, oraya benden daha sonra taşınmış adamın teki, beni yolda durdurana kadar bir iki günüm yalnızlık içinde geçti.
"West Egg köyüne nasıl gidiliyor?" diye sordu çaresizlik içinde.
Ona yolu tarif ettim. Yürümeye devam ederken yalnızlık çekmiyordum artık. Bir kılavuz, bir yol gösterici, oranın bir yerlisiydim ben. Adam bana bilmeden, mahalleli olma hakkını bahşetmişti işte
Böylece gün ışığının ve tıpkı hızlı çekim filmlerde her şeyin hızla büyüdüğü gibi ağaçlarda patlarcasına büyüyen yaprakların eşliğinde, yaşamın yazla birlikte yeniden başladığı biçimindeki o beylik inanca kaptırmıştım kendimi.
Tutum ister sert kayalıklar gibi sağlam isterse nemli bataklıklar gibi kaygan zeminlerde edinilsin, bir noktadan sonra nerede edinildiği beni ilgilendirmiyor
Daha genç ve kırılgan olduğum yaşlarımda babamın verdiği bir öğüt, o günden beri aklımdan hiç çıkmaz.
"Birisini eleştirmeye kalkıştığında," dedi bana, "şu dünyada her insanın senin sahip bulunduğun ayrıcalıklara sahip olmadığını hiç aklından çıkarma."