Arkamızdaki eski püskü araçların birinden inip bana doğru koşturan Kul Yakup, merak ve korkuyla gelip tam yanımda durduğunda hâlâ konuşamıyordum. Neler olup bittiğini, babamın bu dünyadan göçtüğünü sular seller gibi akan gözyaşlarıma bakıp elini sarsılan omzuma koyunca anladı.
"Ba..." diyebildim sadece, "ba..."
Gerisini getiremedim.
Ağzımdan çıkmayan, geride kalan kardeşleriyle bir türlü yan yana getiremediğim, belki de dişlerimin arasında un ufak olan o iki ses yavaşça gözlerimden dökülmeye başladı o anda.
"Kendini zorlama evlat," dedi Kul Yakup, "baba dediğin tamamlanmamış bir kelimedir zaten."
"Arguvan'da bir kadın var, onu yanına gömün beni," dedi zorlukla.
"Yoksa en çok onu mu sevdin?" diye sordum utana utana.
Ağzını açtı ama takma dişleri sanki ona engel olmaya çalışırcasına öne fırladılar. Yine de galiba ilk kez kalbindeki gümbürtüyü, gözlerinde salınıp duran yanmayı benimle paylaşmak istiyordu.
"Gözün kaderi görmek, kalbin kaderi yanmaktır evladım," dedi babam.
Yutkundu ama sanki daha devam etmek niyetindeydi. Dışarı, dağları saran ak dumana baktı. Tüm gücünü toplayıp "Göz elli kişide kalp birinde kalır," dedi sonra.
Son sözü bu oldu. Ağır ağır indiğimiz başı dumanlı dağları, biri bitip diğeri başlayan virajları, kapkara kayaları arkamızda bırakıp karşımızdaki ovada, Palandöken Dağları'nın eteğinde usulca yayılan Erzurum'a gelene kadar bir daha ağzını açıp tek kelime etmedi.