“Olgunlaşan, öyle güzelim çiçek açan duygularını o kalın, pis kokulu çarıklarıyla gelmiş ezmişti, harap etmişti Gregor. Kirletmişti duygularını, yakmış küle çevirmişti. Sonra... Sonrası hepsi bu.
...
Sığırların ezdiği ekin zamanla yine dikelir. Çiy düşer, güneş çıkar, saplar başlarını yükseltir. Ağır yük taşıyan bir adam gibi önce iki büklüm, sonra sonra dik, kendince. Gün yine parlaktır ekinin üstünde, ekin yine rüzgârda salıntılı.”
“Ramazandı. Oruçluydum. Tanıdığım bir tüccar iftar yemeğimi her gün evinden, hususi otomobiliyle gönderirdi. Ben de hapishane kapısının yanındaki tel örgüde yemeğimi beklerdim. Herkesin deliğine çekildiği o saatlerde bana izin verirlerdi. Yine böyle beklerken bir gün ihtiyar bir adam tel örgüye sokuldu. Üstü başı dökülen, amele kılıklı bir ihtiyar… Beni asla tanımadan: “Oğlum, içerde bir Necip Fazıl varmış! Şu karpuzu ona hediye getirdim.; Allah rızası için götürüp verir misin? Dedi. Gözlerim, hücum eden yaşlardan yangın içinde: “Ver, baba, hemen götüreyim! Dedim ve aldım. İşte, hasbi, her türlü nefs oyunundan uzak, Allah için verilen hediye… Bu meçhul Müslüman'dan tüten edayı ömrümce unutamam…
Keşke o karpuzu kesmeseydim; hep ona bakıp düşünseydim, İslam ahlakımı fikretseydim, ağlasaydım, ağlasaydım…"
Necip Fazıl Kısakürek