Bir yanda 1917 Rus devrimi öncesi yazılan bir kitap, diğer tarafta 2017'de yaşanan gerçekler.
İki farklı ülke ve yaşanan ortak insalık sorunları.
Anlatacaklarım için eserle ne alakası var demeyin. Kitabı okuduğunuz zaman parmak bastığım yarayı göreceksiniz. Yani ben öyle umut ediyorum.
Flaubert, hissederek yazmak için Emma'nın arseniğinden içmişti. Bense Ana'yı hissetmek için tam da Sibirya soğuklarının yaşandığı bir ocak ayında fabrikaya işçi olarak girdim. (tam bir delilikti.)Anlayacağınız kitabı okumakla kalmayıp yaşadım satır satır...
Elmek kavgası, yaşam mücadelesi, alın teri, insanca yaşama isteği, özgürlüğe susamış insanlar ve iliklerime kadar hissettiğim soğuk...
Pelageya'yı Pavel'i Nataşa'yı ve insanca yaşama mücadelesi verenleri anlamam için birkaç gün yetti de taştı aslında ama bir ay katlandım.
Her an Pavel'in hazırladığı bildirilerden biri cebime sokuşturulacakmış ya da yemek dağıtılırken kirli yamalı elbisesiyle Ana, kulağıma yoldaşların toplanacağı yeri fısıldayacakmış gibiydi. Bembeyaz kara sinmiş fabrika dumanını ezerken gözlerim duvarları taradı ufacık bir iz aradım. Boştu. Burada herkes kaderini kabullenmişti.
Kulağımda hâlâ devam eder yoldaşların hak ve özgürlük şarkıları...
Doymak bilmeyen sürekli homurdanan makinelerin dişleri arasında öğütülen ömürlerin çığlıkları...
Ciğerlerine sinen pis koku, çelikten sert soğuk, titreyişler, yorgunluktan yerlerde sürünen bedenler, uykuya hasret halkalı gözaltları... Bitmeyen ama durmayan da zaman...
Lapa lapa kar yağıyor ve kapısı olmayan bir yerde sırılsıklam tere batarak çalışıyorduk. Tam iki ay boyunca atlatamadım yakalandığım hastalığı. Birde işçilerimizin can güvenliği bizim için çok önemli gibi baba laflar ettiler girişimde. Laf laf laf... Evet, sadece canımız sağdı...
Çay içerek bile ısınmaya