Engin Mavi

"Hiçbir zaman gülümsemekten vazgeçme, üzgün olduğunda bile. Gülümsemene kimin ne zaman aşık olacağını bilemezsin." Gabriel Garcia Marquez
Alıntı
Reklam
"Yüzyıllık Yalnızlık’ı iki yıldan daha kısa bir sürede yazdım, ama yazı makinesinin başına oturmadan önce bu kitap hakkında düşünmek onbeş, onaltı yılımı aldı.-" Gabriel Garcia Marquez
Alıntı
[1.BÖLÜM] Fasit Daire Fasit Daire (ya da kısır döngü, Latince circulus vitiosus) hem gündelik dilde hem de felsefi düşüncede önemli bir kavramdır. Temelde bir durumun çözümünün, yine o durumun sonucuna bağlı olması ve bu nedenle sürecin hiçbir yere varamadan kendi içine kapanması anlamına gelir. Durumun çözümü, hep sabit kaldığı için aynı durumun sonucu da yinelenerek her defasında aynı yere varır. Dönülüp dolaşılıp aynı noktaya gelinen ve hiçbir sonuç vermeyen bir türlü içinden çıkılamayan düşünce veya olaylar silsilesi, kendi içinde bir sarmal kısır döngü yaratır. Bir kere Fasit Daire içine girdin mi artık oradan çıkış yoktur; aynı yerde döner döner durursun. Kısaca Fasit Daire, bir düşünce zincirinin ya da nedensel bir ilişkinin kendi kendini beslemesi ancak aynı zamanda da çıkışsız olması sonucunda durmaksızın her seferinde aynı döngüye tekrar tekrar girmesi demektir. Bu tür döngüler, ket vurduğu gibi ilerlemeyi de engeller. Bu fasit daireden çıkmanın yolu, aynı daire içinde durmaksızın döne döne yuvarlanmak değil o fasit daireden bir yenilik, değişim ve yaratım (icat/keşif) vasıtasıyla kendini çıkartıp ilerlemeye başlamaktır. İnsan doğduğunda herhangi bir seçim yapma şansına sahip olmadığı için onun tüm yazgısı, içinden çıkılması mümkün olmayan bu fasit dairenin fizik kuralları içinde ölene kadar sürekli dönmektir. Bu kısır döngü, aynı çalışan kafalarla değil farklı çalışan kafalarla ancak kırılabilir. Albert Einstein da dememiş midir ki ‘’Karşılaştığınız problemleri onu yaratan düşünce tarzıyla çözemezsiniz’’ diye. İnsanevlâdı bunun elbette farkındadır ancak diğer yandan da kısır döngülerin tutsağıdır. Lakin biraz eli kolu da bağlıdır bu konuda. Çünkü Zaman Kavramı, çizgisel/doğrusal değil döngüseldir. İşte zamanın bu değişmeden sürekli
Edebiyat
[2.BÖLÜM] Bir Aile Sagası Üzerinden İnsanlık Tarihi ve Kolektif Kader Çözümlemesi Yüzyıllık Yalnızlık romanı, bir Aile Sagası’dır hatta aile sagasının postmodernist parodisi gibi durmaktadır. Aile sagası, bir ailenin birkaç kuşak boyunca yaşadıklarını anlatan geniş zamanlı hikâye türüdür. Bir ailenin kuşaklar boyu süren yükselişini, çöküşünü, sırlarını, ilişkilerini ve kader döngülerini anlatan yapıtlar için kullanılır. Bir aile sagası, sadece bireyleri değil, o bireylerin ait olduğu toplumsal sınıfı, kültürü ve tarihsel dönemi de anlatır. Bir ailenin hikâyesi üzerinden bir ülkenin değişimi, bir dönemin ruhu ya da insanın değişmeyen doğası işlenir. Gabriel Garcia Marquez’in başyapıtı olan Yüzyıllık Yalnızlık da Kolombiyalı Buendía Ailesi’nin yedi kuşaklık öyküsünü anlatmaktadır. Daha önce Thomas Mann’ın Buddenbrooklar ve Orhan Pamuk’un Cevdet Bey ve Oğulları’nı bu roman türünde okumuştum. Ancak Gabriel García Marquez’in, Yüzyıllık Yalnızlık’ı elbette çok daha derin, çok daha boyutlu ve evrensel nitelikte. Diğer yazarların kitaplarını da beğenmeme rağmen Yüzyıllık Yalnızlık onlarla asla kıyaslanamaz bile. Aile sagalarında en başlarda bir çöküşün ve ölümün nefesini hissetmezsiniz. İlk başlarda herşey güllük gülistanlık başlar. Ancak en başından itibaren hep bir çöküşün ve sonunda da ölümün geleceğini sezgisel olarak hissederek okursunuz. Bu ailenin başına kesin bir bela gelecek hissiyle hafif mayhoş okutur böyle eserler kendini. Buddenbrooks ve Cevdet Bey ve Oğulları’nı da yine böyle bir hisle okumuştum. Nitekim bu romanın da kaderi böyle oldu. Aile sagaları, nesiller boyu aktarılan bir aile romanı olsa da aslında aileye eklemlenmiş tek tek tüm bireyler, bu türdeki bir romanın yıldızını parlatır. Gabriel Garcia Marquez, Yüzyıllık Yalnızlık’ın ilk mütevazı provasını Albaya Mektup Yok romanı üzerinden yapmıştır. Albay’a Mektup Yok romanı, Yüzyıllık
Edebiyat
[3.BÖLÜM] Romana Adını Veren ‘’Yalnızlık’’ Her insan doğduğunda da öldüğünde de TEK’tir. Arada kalan kısımda çevresinden birilerini - iyi ya da kötü - hayatının içine dahil eder (genetik çevre hariç). Böylece ait olma içgüdüsü/refkleksi ile ‘TEKLİK’ halinin getirdiği yalnızlık dürtüsünü törpülediği sanılgısına/yanılgısına kapılır. Özünde insan, kesintisiz bir yalnızlık içinde doğup yine kesintisiz bir yalnızlık içinde yitip giden bir varlıktır. Sadece fiziksel olarak tek başına olmak anlamına gelmez; bazen kalabalıkların içinde bile insan derin bir yalnızlık hissedebilir. İlişkilerinde ya kendilerini tam ifade edemezler ya da başkalarıyla gerçek bir bağ kuramazlar. Dış çevreden tam bir kopuş, kendi içine ise tam bir bağlanış vardır, özünde sosyal yaradılışlı olan insan türü, büyük kalabalıkların tam da ortasında olmasına rağmen kendi kendisini kendi iç dünyasının içinde tutsak etmiştir. Böyle bir durumda kişi ya kendi isteğiyle ya da mizacı gereği bu noktaya sürüklenmiştir. Bireysel Yalnızlık böyle bir şeydir. Yalnızlığın farklı farklı türevleri vardır: bağımsız bir beyne sahip insanlar, sosyal olmasına rağmen vasatlık hastalığına tutulmuş kalabalıklara itibar etmeden sessizce kendi içine çekilmeyi tercih eder. Bu tarz insanlar, her biri birbirine benzeyen insanlardan oluşan vasat kalabalıklardan kendini sıyırarak kendi iç dünyasında başarının kaynağına ulaşmanın çabasına girerler. Bu da Tercih Edilmiş/Seçilmiş Yalnızlık’tır. Kalabalıklardan uzak kesintisiz bir yalnızlık içindeyken daha da keskinleşen bir zihne sahip olan ve en sonunda da büyük işler çıkaran dahiler, genellikle seçilmiş yalnızlığın getirdiği türden başarılara sahiptirler. Başaranların yalnızlığı, aslında yalnızlıkla gelen bir başarıdır. O yüzden bilinçli olarak tercih
Edebiyat