Engin Mavi

Engin Mavi
@EnginMavi
[7.BÖLÜM]: Burası Muz Cumhuriyeti mi kardeşim? Manavdan, pazardan, marketten aldığımız; tezgahların parıldayan sarı süperstarları vardır ya… Hani o bildiğiniz markalar … Chiquita, Dole falan. Kimisi sıkı bir fitness antrenmanı öncesi spor çantasına atar; bilir ki kaslar çalışmaya ancak ve ancak bir muzla ikna olur. Kimi evhamlı anneler sabah telaşında çocuğun beslenme çantasının içine koyar. — “çocuğumu tok tutsun, kuvvet versin, eh az biraz da matematik dersinde zihni daha açık olsun” diye. Takma dişi olanlar bile gönül rahatlığıyla yer; lakin bu meyveyi yemek kimseyi yormaz, kimseyle kavga etmez; ne dişi zorlar, ne de mideyi yorar, ince düşüncelidir; yiyene nazik davranır. Kimi televizyon karşısında sessizce, kimisi de etrafı umursamadan şapur şupur yer. Üstelik sadece karnı da doyurmaz, küçük bir moral takviyesidir; serotonin üretir, ruh halini en dipten alır usulca yukarı çeker. Antik Yunan dönemindeki septik filozoflardan birinin sözünü anımsatır: "Hiçbir şey olmasa bile kesinlikle bir şeyler oldu ama fark edemedik" hissi verir. Yalan yok — ben de muz görünce fazla direnemem. İşte o afiyetle yediğimiz, bizde her daim hoş bir intiba bırakan bu leziz meyve, Latin Amerika kıtasında büyük bir acının, kolektif hafızalara kazınmış büyük bir trajedinin sembolü sayılır. “Acıyı bal eyledik” diye söylenir ya hep… Bu sefer balı (muzu) acı eyledik dedirtmiştir, Latin Amerika kıtasının güzel insanlarına. Muzun trajik bir hikâyesidir: United Fruit Company United Fruit Company’nin kuruluşu: 1899’da Boston Fruit Company ile Tropical Trading and Transport Company’nin birleşmesiyle kurulur. Ana ürün muz ticareti üzerine başlayan ticari faliyeti zamanla siyasi eksene kayar. 1920’lerden itibaren şirket, Orta Amerika’daki hükümetlerle yakın
Edebiyat
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
[8.BÖLÜM]: Albay Aureliano Buendia Marquez romanlarında sürekli karşımıza çıkan o rütbe: Albay. Yüzyıllık Yalnızlık ’ta da ana karakterlerden birisi yine bir Albaydır: Albay Aureliano Buendia. Marquez’in romanlarında çok sık kullandığı bir askeri mertebedir Albaylık rütbesi. Hatta Yüzyıllık Yalnızlık’ın prologunu oluşturan eserinin direkt adı bu rütbe ile başlar: #k:11883. Bu eserini okurken aklıma şu sorular düşüvermişti birden: Neden Yüzbaşı’ya Binbaşı’ya ya da General’e Mektup Yok dememiş de Albaya Mektup Yok demiştir Marquez? Marquez’in Albaylarla bir derdi mi var? Yoksa bekleyip de ulaşılamayan, yarım kalan, tam oldurulamamış bir şeyler var da bundan bizim mi haberimiz yok? . . . Marquez’in meşhur Albay takıntısı, büyükbabası Albay Nicolás Ricardo Márquez Mejía’dan gelmektedir. Kendisi Kolombiya’da önemli bir figürdür. Bağımsızlık savaşlarında yer almış, güçlü bir karaktere sahip ve ayrıca mizacı da hikâye anlatıcılığına yatkın bir adamdır. Kaderin cilvesidir ki romana ilham veren büyükbabası, emekli aylığını bir türlü alamaması sebebiyle Geleceğin Nobel Ödüllü Torunu Küçük Gabriel Garcia Marquez’e bir horoz şekeri alabilecek kadar bile harçlık verememiştir; el öpülse de cepte para yoktur. Ancak zamanında anlattıkları hikâyeleri, ona paradan çok daha değerli olan Nobel Ödüllü bir torun olarak geri dönmüştür. Her ne kadar bu sahneye gözleriyle şahit olmaya ömrü yetmese de ruhu uzaktan izleyerek şahit olmuştur; bir büyükbaba daha başka nasıl bir mutluluk isteyebilir ki . . . Çocukluğunda büyükbabasının anlattığı hikâyelerden ve onun karizmatik kişiliğinden oldukça etkilen Márquez, Albay figürünü eserlerinde hem bir otorite hem de adalet arayışı sembolü olarak kullanmıştır. Márquez, nasıl ki Yüzyıllık Yalnızlık romanını çoğunlukla babaannesinden duyduğu hikâyeleri yine onun hikâye
Edebiyat
[9.BÖLÜM]: Aureliano Babilonia Çok yönlü bir roman karakteri olan Aureliano Babilonia’nın Gabriel Gabriel Garcia Marquez’in gerçek yaşamındaki izlerinden ve romandaki başka bir misyonu hakkında incelememin 4.Bölümünde bahsetmiştim. Romanın sessiz ama en derin karakterlerinden biridir. Macondo’nun kaderini anlayabilen tek kişidir. Buendía soyuna mensup ancak dışlanmış ve gizli tutulmuş bir çocuktur. Büyürken ailesinden kopuk, neredeyse bir yetim gibi büyür. Sessiz, çekingen, içine dönük bir yapısı vardır. Hayatı boyunca kendini arayan, hayatı hep dışarıdan bakarak gözlemleyen bir canlı tanık gibidir. Buendia soyunun son halkası ve döngünün kapanışıdır. Bir aile destanının defterini tek başına kapatır; Macondo'nun yazgısını açıklığa kavuşturur ve döngüyü kapatır. O olmasa roman da tamamlanmış olamazdı. İşte bu kadar kritik öneme sahip bir roman karakteridir, Aureliano Babilonia. Aureliano Babilonia’nın babası Mauricio Babilonia, annesi ise Meme Buendía’dır (Renata Remedios). Aureliano Babilonia, Meme Buendia’nın gayrı meşru çocuğu olarak doğmuştur. Babası Mauricio Babilonia bir şirketin garajında ustabaşı yardımcısıdır, yani işçi sınıfı mensubudur. Dolayısıyla aşık olduğu Meme Buendia ile sınıf farkı nedeniyle görüşmeleri yasaktır. Mauricio Babilonia’nın soyadı Babilonia’dır. Bunu temsil ettiği bir proleterya göndermesi olarak algılayabiliriz. Gabriel Garcia Marquez, isim seçimlerinde asla rastlantısal davranmaz. Babil/Babilonia adının sembolik anlamlarını biraz açtığımızda bu ismin mitolojik ve edebi katmanları, esere ışık tutmaktadır. Babil Uygarlığı; bellek, yazı ve kayıt demektir. Yazının, arşivin, kehanetin, kozmik bilginin tarihteki merkezlerinden biridir. Babil geleneğinde gelecek önceden yazılıdır. İnsan onu yaşarken değil ancak okurken anlar. Romanda Aureliano
Edebiyat
[10.BÖLÜM] Aureliano’ların Melankolisi: Melankoli hâlindeki bir kişi, iç dünyasında şiddetli fırtınaların ağırlığını taşırken çoğu zaman bunu üstü örtülmüş bir sessizlik ile dışarıya yansıtır. Dışarıdan bakıldığında ise bu durum, trajedisi olan bir insanın çöküşü gibi görünse de aksine çoğu kişi bunu güçlü bir kontrol ve ketumlukla kamufle eder. Böylesi dingin ve kendini geri çekmiş bir duruşa sahip olan insanların en belirgin özellikleri, kalabalıklar içindeki seçilmiş yalnızlıklarıdır. Yüz ifadeleri ve mimikleri azami bir sadelik içindedir, en ileri doğru sabit, donuk ve uzun uzun bakarlar. Onların asla acele işleri yoktur; ancak bu dinginlik, bir sakinlikten çok içsel bir yorgunluğun işaretidir. Özgecidirler; çoğu zaman başkalarının ihtiyaçlarını kendi duygularının önüne koyup kendini geri plana çekerler. Geçmişinde şanlı şöhretli nice başarılara imza atmış olsalar da önemsizmiş gibi davranma eğilimleri sıklıkla görülür. İçi boş ve sığ konuşan kişiler, onlara oldukça yorucu gelir. Bunların yerine anlam, hatıra, kayıp zaman, yitip giden değerler içinde hep bir derinlik arayışı içindedirler. Melankoli, bir acziyet değildir; transandant/t(a)şkın duyularla algılanan dünyanın ötesine geçiş hali ve algının yön değiştirmesidir. Algı yön değiştirdiğinde dış dünyanın gürültüsü/görüntüsü de geri çekilir, anlamın başka bir katmanı görünür hâle gelmiştir artık. Gabriel Garcia Marquez, melankoliyi hiçbir zaman bir “çöküş” olarak yazmaz; onu dünyanın gürültüsüne uyum sağlayamayan bilinçlerin bir ayrıcalığı olarak konumlandırır. Tam da Gabriel Garcia Marquez’in böylesi ayrıcalıklı bir yere konumlandırdığı bir melankoli halinin Sigmund Freud’un Yas ve Melankoli kavramlarıyla ne kadar da uyumlu olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim: Freud’un Yas ve Melankoli Kavramları: İşte her şey Freud
Edebiyat
[11.BÖLÜM] Gökten Yağan Sarı Çiçekler The Melancholy of The Lost Paradise (Kaybedilen Cennetin Melankolisi) Romanda José Arcadio Buendía, yıllardır bağlı olduğu kestane ağacının altında ölür. Ölüm anı dramatize edilmez; kimse hıçkırıklarla boğulup inleye sızlaya ağlamaz, ağıt yakmaz, gök gürüldemez. Bu büyük matem, kesintisiz bir sessizlik içinde sunulur. İşte herkesin tam da sustuğu o anda, tabiat konuşmaya başlar ve hiç alışılmadık bir şey yapar: José Arcadio Buendía’nın tabutunun üzerine gökten süzüle süzüle yavaş yavaş Sarı Renkli Çiçekler yağmaya başlar. Bu, öylesine alelade yağıp geçen bir yağış değildir; çiçekler tabutun geçtiği tüm sokakları boylu boyunca kaplar, evlerin içi dışı çiçeklerle dolar ve öyle bir yağar ki çiçeklerden evlerin kapıları açılamayacak hale gelir, insanlar her yerden küreklerle gökten düşen çiçekleri, temizlemek zorunda kalırlar ve bu yağış, günlerce aralıksız devam eder. Bu olağanüstülük, doğanın katiyen kayıtsız kalamayacağı tarzda bir ölümdür. Macondo’yu Macondo yapan bir adamın ölümünü tabiat asla sıradan bir insanın ölümü gibi olağan ve alelade bir tepkiyle geçiştirmez. Tabiat, tüm hünerlerini ve hatta olağanüstülüklerini kullanarak bu güzel insanın hakettiği gibi ona görkemli bir uğurlama yapar. Bu, insanların mateminden daha çok tabiatın, evrenin böylesi bir insanın ölümüne karşı verdiği olağanüstü bir tepkidir. Gabriel Garcia Marquez, burada yas tutmanın klişeleşmiş biçimini reddeder. Ağlama yoktur, feryat yoktur. İnsanların matemi, acısı yerine Dünya’nın/Tabiatın/Evrenin onun yokluğunu anlamaya ve anlamlandırma gayreti vardır. Gabriel Garcia Marquez, yalnızca renk ve tabiatın unsurlarını içine dahil ettiği doğa imgeleriyle değil, insanları ve tabiatı da kapsayan çok geniş spektrumlu bir kolektif yas duygusuyla José Arcadio
Edebiyat