Engin Mavi

Engin Mavi
@EnginMavi
[12 .BÖLÜM] Varoluşun en eski maddesine (toprağa) geri dönüş: Rebeca Buendia Rebecca, Macondo’ya yalnız ve k(ö)ksüz (öksüz ve köksüz) bir çocuk olarak gelir. Ailesi ölmüş, dilini bilmeyen insanlar arasında bir yabancıdır adeta. Zaten roman boyunca da pek konuşmaz, geçmişi sessizlikle örtülüdür. Tam belirgin olmamakla beraber kökeni çok eskilere dayanan bir Latin Amerika yerlisini — sömürge öncesi dünyanın sembolik figürünü — temsil eder. Dış dünyası, Buendia Ailesi’ne angaje olmuş gibi gözükse de iç dünyası aidiyetsiz ve köksüzdür. Belki de romandaki en tuhaf davranışa sahip olan roman karakteridir; roman boyunca sürekli toprak yemesi, neden bu kızın böyle tuhaf bir alışkanlığı var? sorusunu ister istemez akla getirir. Pika Sendromu: Toprak, kil, tebeşir, kömür gibi besin değeri taşımayan nesneleri yeme alışkanlığı tıpta Pika Sendromu olarak adlandırılır. Romandaki toprak yeme davranışı, tek boyutlu bir mesele değildir; hem bedensel hem de psikolojik katmanları vardır ancak ben bunun psikolojik kısmını ele alarak devam edeceğim; Toprak yeme, klasik anlamda oral haz davranışıdır ancak buradaki mesele yalnızca ağız değil, bir ilkel güven arayışıdır. Yani, romandaki Rebeca’nın yediği şey, öyle rastgele ve alelade bir şey değildir. Toprak; her ne kadar gıda ürünlerini üreten, besleyen ve yetiştiren bir zemin olsa da toprağın kendisi, bir şeker, ekmek veya herhangi bir besin türü değildir. Toprak; ilkel olanı, ana rahmini, ölüm-yaşam arasındaki eşiği, insan öncesi güven halini temsil eder. Tam da bu noktadan hareketle; ‘’Toprak yeme’’, Márquez’in en karanlık bir noktada bıraktığı çok derin bir metafordur. Bu derin metaforu, sadece sıradışı basit bir yeme alışkanlığı olarak görmek, bu eserin değerini küçültecektir; lakin Gabriel Garcia Marquez
Edebiyat
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
[13.BÖLÜM] Eyleme Dökülmüş Bir Suçluluk: Amaranta Buendia Rebeca dışarıdan gelen köksüz bir figür iken Amaranta evin içinden - direkt ailenin merkezinden/tam da kalbinden - gelir. Bu yüzden onun travması dışarıdan bakıldığında daha örtülü, daha ahlâklı ve daha saygın görünür. Rebeca, bir sessiz travma, Amaranta ise bir eyleme dökülmüş bir suçluluktur. Amaranta Buendia’nın yapısı, insan doğasının paradoksunu apaçık deşifre eden ve psikanalitik çözümlemeye çok müsait olan bir roman karakteridir özellikle de Freudyen bakış açısıyla bakılırsa şayet. Amaranta, Rebeca gibi oral fiksasyon evrede değil anal evrede takılıp kilitlenmiş (fiksasyon) yaşamakta olup obsesif nevroza özgü bir tür kararsızlık hali - Nevrotik Tereddüt - yaşamaktadır: Kontrol-Yasak- Suçluluk üçgeninde duyguları sürekli gezinir. Obsesif Nevroz’un tipik bir tezahürü olan bu Nevrotik Tereddüt, kişinin bir arzuyu sürekli geciktirerek, erteleyerek veya bilinçdışı engeller üreterek eylemin önüne koyup arzuyu kilitlemesi halidir. Amaranta, anal karakter örgütlenmesi ve katı bir süperego yapılanmasının yetişkinlikte katılaşmış bir örneğidir. Freud’a göre; anal evre, çocuğun tutma–bırakma, itaat–inat, haz–ceza ekseninde benliğini kurduğu dönemdir. Çocukluğunda başlayıp yetişkinliğinde bu evrenin bir uzantısı olarak devam eden bir nevrotik tereddüt ve ambivalans yaşatır. İstemek-istememek arasında çelişkili tutumlar sergiler. Duyguyu, arzuyu, sevgiyi vermek yerine kendi içinde kilitli tutar. Kendini ve başkalarını sıkı denetler; özellikle kendi arzuları üzerinde oldukça acımasızdır. Amaranta’nın kendi elini bile isteye yakması, bilinçli bekâreti, evliliği reddetmesi, anal karakter yapısının içselleştirilmiş bir cezalandırma mekanizmasıdır. Amaranta için haz, bırakmakta değil
Edebiyat
[14.BÖLÜM]: Kestane Ağacı Metaforu Mahabbarata Miti Axis Mundi Kavramı Kestane ağacı, yavaş yavaş büyür ama yüzyıllarca yaşar. Ağaç, varoluşun tüm zamansal döngüsünü kendinde tutar. Kökleriyle yeraltına, gövdesiyle yeryüzüne, dallarıyla göğe uzanır. Anadolu’nun köylerinde köy ahalisinin toplandığı ortak etkinlik alanlarının, köy meydanlarının, kıraathanelerin yaşlı bir çınar ağacının tam da dibinde olması, çok da tesadüf değildir herhalde. Onun gölgesinin altından kimler, ne hayatlar gelip geçmiştir; o ağaç nelere, şahitlik etmiştir yıllar boyunca, kimbilir. . . Dalları, insan dünyasının ve olayların akışını simgeler ve dalları büyüdükçe yanlara doğru genişler, başını yukarı – geleceğe - doğru uzatır. Bir yanı (dalları) yanlara doğru yayılıp giderken başı yukarıya yükselir, alt kısmı (kökleri) toprağın diplerine doğru iner. Yukarı-aşağı-sağa-sola; her yöne doğru genişler, hacimlenir. Kendi dahil etrafındaki tüm dışsal unsurlar değişse de bir tek ağacın yeri değişmez, çünkü kökleri toprağı sıkıca kavramıştır, ağacı ağaç yapan kökleridir; şayet o kökler yerinden kopartılırsa ağaç, artık ağaç olmaktan çıkar. Aidiyetsiz ve köksüz bir nesne haline gelen ağaç, çürüyüp yok olur gider, geriye ardından esen bir kuru yel kalır. Eminim ki, her okur Macondo’nun kestane ağacı metaforuna kendi hayatının bir döneminde bir yerlerde mutlaka rastlamıştır. Bizim de bir zamanlar bir ağacımız vardı. Apartmanımızın ön bahçesinde zemin kattaki evimizin balkonunun tam da dibindeydi. Etrafı ince beton bir setle çevrilmiş toprak alan içinde tek başına duran sıska gövdeli bir ağaçtı: Malta Eriği Ağacı idi. Annem ve babam evlenip ilk kez taşındıklarından beri hep oradaymış, önce ağabeyim üç sene sonra ben beş sene sonra da kızkardeşim doğdu. Hepimizin
Edebiyat
[15.BÖLÜM]: Carl Gustav Jung’un Axis Mundi Kavramı Ağaç, üç temel kısımdan oluşur: - Kökler - Gövde - Dallar & Yapraklar Kökler, yerin altında karanlıkta kalır. Toprağın altında olduğu için dışarıdan bakılınca görünmezler ancak ağacı besleyen, toprağın altındaki karanlıkta kalan o görünmeyen kısımlardır; yani bastırdığımız duygular, travmalar, kökensel aktarımlar ve dürtüler. Gövde kısmı ise, ayakta duran, bakıldığında göze ilk çarpan, en somut kısımdır. Şimdiki zamana aittir, hayatın merkezidir, hayata karşı direnme gücünün en somut halidir. Bizim kimliğimiz, karakterimiz, duruşumuz, varoluşumuz ve benliğimizdir. Dallar & Yapraklar ise, gelişim ve genişleme demektir. Yanlara doğru genişlerken ana yönü hep yukarısıdır. Işık yukarıdan geldiği için de sürekli yukarıya doğru çıkma isteği yani ışığa erişme arzusu ile yanıp tutuşur; anlam, hedef, ideali simgeler. Bu yüzden ağaç, aşağı-yukarı-sağ-sol –yanlara- doğru genişlemesiyle tüm yönleri içinde barındırır ve gelişim hareketini yaparken her yöne doğru aynı anda ve eşit miktarda büyür, tüm bu yönlere erişmenin sorumluğunu, misyonunu da kendi öz benliğinde taşır. İşte bu, Axis Mundi fikrinin tam da kendisidir bu. Axis Mundi, Latince bir terimdir ve Dünyanın Merkezi veya Dünya Ekseni anlamına gelir. Bu kavram, farklı kültürlerde evrenin merkezini, yer ile gök arasındaki bağlantı noktasını temsil eder. Yerle gök arasında bir geçit ya da kutsal bir merkez olarak düşünülür. Axis Mundi, genellikle yukarı (tanrısal, ruhsal) ve aşağı (yeraltı, bilinçdışı) ile bağlantı kurar. Ağacın kökleri; yeraltına, bilinçdışına, geçmişin, ataların dünyasına, arketiplere; dallar ise göğe, hayallere, ideallere açılır. Romanda ise José Arcadio Buendía’nın sınırsız bilimsel ve hayali
Edebiyat
[16.BÖLÜM]:Yüzyıllık Yalnızlık’ın DoğumuGabriel Garcia Marquez’in Edebi MarangozluğuBüyükanne-Büyükbaba’dan Gelen Bir Büyülü Gerçeklik İlhamı Başkan Babamızın Sonbaharı adlı bir kitabını yazmaya başladığı zamanlarda Yüzyıllık Yalnızlık romanının da ilk tohumları, Gabriel Garcia Marquez’in aklına düşüverir. O sıralarda Venezuela’dadır. Ancak Yüzyıllık Yanlızlık’ı kaleme almaya başladığı ilk anlar, onda bir tedirginliğe neden olur; hisleri çok yoğun ve güçlüdür lakin kalemi bu hislere tercüman olamaz. İçeride hissedilenin, dışarıya aktarılmasında ciddi bir tıkanıklık vardır. Bir türlü akmıyor! Akmıyor işte! Lanet olsun! dedirtir Gabriel Garcia Marquez’e bu tıkanma. İşte tam da yazarların çokça muzdarip olduğu bu Yazar Tıkanması Hastalığı, ona da musallat olmuştur artık, hem de kült eserini yazmaya daha yeni başlamışken. O zamanlardaki çağdaşları olan Latin Amerikalı yazarlardan Julio Cortazar’ın, Mario Vargas Llosa’nın çıkardığı eserler etrafı kasıp kavuruyorken, Marquez sinirden pusmuş halde daktilonun başında boş boş pineklemektedir. Ancak Yazar Tıkanması/Tutulmasının bir noktadan sonra belini kırmak, onu arkada bırakıp yolunda ilerlemeye devam etmesi gerekmektedir. Hep böyle sürüp gidecek değil ya! Elbet bu tutulmanın da çözüleceği bir zaman gelecektir, derken 1965 senesinde bir gün ailesiyle birlikte Acapulco’ya seyahat ettiği esnada romanın ilk cümlesinin silüeti zihninde birden görünüverir. Artık baraj türbinleri açılmış, yıllarca zihninde birikmiş herşey, bir anda salınmış baraj suyu gibi yukarıdan aşağıya şirazeden çıkmışcasına oluk oluk akmaktadır. Bu, öylesi bir trans halidir ki roman, daha önceden hiç aklına gelmemiş bir biçime bürünmüş, olağanüstü bir şeye evrilivermiştir. Planlar, değişmiştir artık, hemen acilen evine daktilosunun başına dönmesi gerekir; lakin ilham dediğin cıva gibidir buharlaşır uçar gider, onu hazır
Edebiyat