Dışarıda ayaz var. Nefes versen, nefesini buza çevirecek cinsten hava. İşe, okula gidiyorsun, eve geliyorsun, hayatın bir şekilde akıp gidiyor işte. Eve geliyorsun bir gün yorgun argın. Sobanın yanına kıvrılırken gözün ona takılıyor. İncecik bedeni, nasıl da sarılmış çarşafa. Bilinçsizce yatıyor olduğu yerde. Sonra gözün yavaşça odadakilere kayıyor. Herkes normal davranmaya, sohbet etmeye çalışıyor ama herkesi o boğucu havanının kuşattığını da hemencecik fark ediyorsun. Ne olursa olsun, odada kullanılmayan tek sözcük "ölüm". Nefesi, mekanik bir saatin içine sıkıştırılmış birisinin yanındaki insanların davranışlarında hep eğreti bir doğallık vardır.
Ertesi gün, gidiyorsun, zihnen onu düşünmeyi kesmiş olsan, günlük hayatın rutin işlerinin, kurtarıcılığına sığınsan da, hep orada kalıyor o huzursuzluk. Her şey tüketildikten sonra ortada kalan bir tortu gibi. Bazen seni gece yarısı takip eden bir atın ölüm habercisi olma düşüncesiyle, bazen geceleri rüyana ilişen tabutlarla, ölülerle. Bilincin batıl inançlara inanmamanı söyleyip, iş yükleyip bedenini ve zihnini yormaya çalışırken, içinde bir yerde hep kalıyor o huzursuzluk. Evde bıraktığın kişi ölene dek, içine yerleşen mantıksız vesveseler, çürütüyor seni.
Kitabı okurken işte tam olarak böyle hissettim. Sizin de böyle hissedeceğinizden eminim. Öte yandan kitabın verdiği huzursuzluk ve yolculuklar bana "Bir Zamanlar Anadolu'da" filmindeymiş gibi hissettirdi.