Bir düşünce işi bir anda nasıl da bir daha düzelmemek üzere, kolayca bozuluyor, dedi, insan onu doğru anda, doğru yerde kesecek cesareti göstermediği için, doğanın sözünü dinlemediği için.
Her gün kendimi bütünüyle inşa ediyor ve bütünüyle yıkıyordum. Kendini kontrol etmek, beyni kullanarak emir verebileceğin ve sana boyun eğen bir mekanizmaya çevirmek bir zevkti.
İnsan ancak bu kontrolle mutlu olur ve kendi doğasını tanırdı.
Bu sarsıntıdan sadece ben etkilenmiyorum, herkes bu sarsıntıdan etkileniyor. Biz aslında, büyük olduğunu sanmayın, dar bir binada hep beraber yaşıyoruz ve birbirimizden yüz binlerce kilometre uzağız. Birbirimize seslendiğimizde birbirimizi duymuyoruz. Hava bizi haftalar boyunca felaket bir ilkel sinir sistemine mahkum ediyor. Tam bir bunalım derecesine ulaştığımızda birden tekrar konuşmaya başlıyoruz, birbirimize yardım etmeye, birbirimizi anlamaya başlıyoruz ve sonra hemen tekrar birbirimiz için en anlaşılmaz hale geliyoruz. Yakınlığa, akraba dikkatine atılacak ilk adım, bu adımı kim atacak? Tekrar birlikte yiyor, birlikte içiyor, birlikte konuşuyor, birlikte gülüyoruz; ta ki tekrar ayrılana dek. Fakat birliktelik süresi gittikçe kısalıyor.
"Kelimeler! Sadece kelimeler! Ne korkunçtu onlar! Ne kadar apaçık, canlı ve insafsızdılar! İnsan kelimelerden kaçamıyordu. Öte yandan kelimelerin ne incelikli bir büyüsü vardı! Biçimsiz şeylere esnek biçimler kazandırır gibiydiler. Bir viyola ya da lavanta sesini andıran tatlı bir melodileri vardı sanki. Sadece kelimeler... Kelimelerden daha gerçek ne vardı ki?"