Bir kitabı okurken geçen iki saatin, ömrümün birçok senelerinden daha dolu, daha ehemmiyetli olduğunu fark edince insan hayatının ürkütücü hiçliğini düşünür ve yeis içinde kalırdım.
İki ırmak onlar. İkisinin de birleşip büyük bir ırmağa dönüşmeden önce ayrı ayrı akıp geldikleri kumullu yataklar, mecralar, kimyalar var.
Benim var olmam için birbirine doğru akmış bu iki ırmağın birleştiği yerde milyonlarca ihtimal arasında mümkünlerden bir mümkünüm sadece ben..
Eğer bir tahıl tanesi sadece bir tane olsaydı, sonsuza dek hep tahıl tanesi olarak kalacaktı; ama, o, mademki bir bitki olacaktır, değişim gücünü kendinde taşır. Bitki taneden çıkar, ve onun aniden ortaya çıkması, tanenin ortadan kaybolmasını içerir. Bu, her gerçek için böyledir, eğer gerçek değişiyorsa, o, özünde, aynı zamanda hem kendisi ve hem de kendisinden başka bir şeydir.
Yaşam, çiçeklerini ve meyvelerini verdikten sonra neden ölüme yönelir?
Çünkü yaşam, sadece yaşam değildir. Yaşam ölüme dönüşür, çünkü yaşam bir iç çelişki taşır, çünkü yaşam ölüme karşı verilen gündelik savaşdır...
"Güneş altında yeni bir şey yok." "Her zaman zenginler ve yoksullar olacaktır." "Her zaman sömürenler ve sömürülenler olacaktır." "Savaşın sonu gelmez." vb..
Hiçbir şey, bu sözde bilge sözlerden daha aldatıcı değildir. Bu, insanı, işi oluruna bırakan güçsüzlüğe götürür. Halbuki, diyalektik düşünce, değişmenin, her şeyin kendi içinde var olan bir özelliği olduğunu bilir. İşte diyalektiğin ikinci ilkesi budur: değişme evrenseldir, gelişme kesintisiz olarak devam eder...