Gün olacaktı, kumandanlar ondan yüz çevireceklerdi. Gün olacaktı, bir vilayet, on vilayet, yirmi vilayet ona karşı ayaklanacaktı. Fakat iş işten geçmişti. Büyük sanat ve karakter artık başta idi. Güçlüklerin hepsi, ona yenilecek olanların, daha zayıfların, daha basiretsizlerin, daha sabırsızların marifetleri idi.
Ne Trablus Harbi'nde ne Birinci Dünya Harbi'ne inanmamıştı. Yine kaybedecektik, fakat o, bir milli kahraman olabilmek için, son kazanç ümidini kendinde aratacak deha ve karakter hünerlerini göstermeli idi.
Bozgundan ve her şey bittikten sonra, Pera Palas salonu camlarının arkasında açık güzel başı ile Beyoğlu Caddesi'nden pek tutumlu tavrı ve temiz üniforması ile göründüğü zaman:
--İşte o... diyorlardı.
O... Mustafa Kemal! Samsun'a ayak bastığını hapishanedeki eski siyasi hasımları duydukları zaman:
--Mustafa Kemal, Anadolu'ya gitti ha... O yapar, diyorlardı.
Manevradan manevraya, bu askeri hareketren o askeri harekete, Trablus çöllerine, Çanakkale siperlerine, Doğu dağlıklarına koştu. Tanınmalı, aranmalı ve inanılmalı idi. Kim bilir benzerlerinden niceleri, nice binleri ve yüz binleri bu maceralardan birinde ölmüştür? Kim bilir kader, milletleri kaç bin Mustafa Kemal'den mahrum bırakmıştır? Talihin ona yardımı onu kendi saatine yetiştirmek oldu. Sonrası kolaydı. Sonradı elinde idi. Ne yapacağını biliyordu.