Romanlar çoğu zaman yazıldığı zamanların fotoğrafını çeker. Bu bakımdan o dönemin ruhunu, yaşantısını, somut ve soyut ilişkilerini gösterir size. Bir taraftan roman okuyorsunuzdur bir taraftan tarih ve o tarihin içinde insana ait ne varsa görüyorsunuzdur. Balzac’ı okurken bir acayip şekilcilik görürsünüz toplumda, Tolstoy ve Dostoyevski de acı ve ıstırabın bin bir hali ile yoksulluk ve sefaletin en kallavisini hissedersiniz. Türk klasiklerinde ise hiç bitmeyen bir Lale devri sefasında çoğunlukla batı ile doğunun arasında hapsolmuş züppelerin hayatlarına tanıklık edersiniz. Araba Sevdası da buna benzer bir roman olarak karşımıza çıkıyor. Benzer diyorum çünkü romanın esas kişisi Osmanlı vezirinden olma Bihrüz Bey isimli mirasyedi; tam bir züppe ama bir o kadar da kendi dilinden, milliyetinden dolayısıyla da toplumun ünsiyetinden kopan, Batıya yaklaştıkça adeta ondan kovulan bir kişilik. Dolayısıyla tercihini çoktan Batı yanlısı olarak yapmış ama maalesef gerek sosyal zekâsı gerek karakteri ile bu rolü beceremeyip o dönemin toplumunda duvardan duvara vurulmuş biçare.
Bilmem benim gibi bu oğlana diş bileyen olmuş mudur kitabı okurken ya da zaten belasını bulmuş düşene bir de biz tekme atmayalım mı demiştir insanlar? Bu yönüyle yazar anlatmak istediği meramını bana göre oluşturduğu bu olumsuz karakterle sağlamış görünüyor. Fakat bunun yanında Yazar anlatmak istediği şeyi anlatırken kendi kazdığı çukura düşmüş çoğu zaman. Zira kitabı okuyunca içerisinde Fransızca kelimeleri geçtim Fransızca cümlelerden sıklıkla yazı bütünlüğünü kaybettiğim çok oldu.
Öte yandan, zamanın ehli keyf insanları günümüzdekilere taş çıkartır cinstenmiş. Düşünsenize evinizde özbeöz Fransız bir uşak ile yine Fransız bir öğretmen var. Bihrüz Bey gibi dairede çalışan -ki ben bunu devlet memurluğu